Yaşar Kemal’in Yaşamı ve Sanatçı Kişiliği

Yaşar Kemal’in Yaşamı ve Sanatçı Kişiliği

Yaşar Kemal 1923 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemit’ e (Gökçeli) köyünde doğmuştur. Dört yaşında iken babasını kaybetmiş, zor yaşamlar içinde büyümüştür. Babasının ölümü üzerine on iki yaşına kadar kekeme olmuştur. Burhanlı ve Kadirli’ de ilkokul öğreniminden sonra ortaokul son sınıftan ayrılmıştır. Okuldan ayrılmasına sebep, içinde bulundukları maddi sıkıntılardan dolayıdır. Böylece hayata atılan Kemal, pamuk ırgatlığı, ırgat kâtipliği, çeltik ve bostan bekçiliği, ırgat kâhyalığı, öğretmen vekilliği, arzuhalcilik, gazete muhabirliği, röportaj yazıcılığı, gibi sayısız işler yapmıştır. Zamanla yalnız romanları ile uğraşan ve kalemiyle yaşayan bir yazar olmuştur.

Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinde büyüme, yaşama ve yetişme tarzlarının girip çıktığı işlerin, yoksul ve kimsesiz çocukluğunun, içinde herhangi bir yaratık gibi büyüdüğü tabiî çevre ile sonradan karıştığı büyük şehir hayatı çelişmelerinin, düzenli tahsil görmeyip de kendisini hayatta yetiştirmeğe çalışmanın… Bütün bunların sonucu olarak düzensiz ruh hallerinin izleri görülmektedir.

Yurdun en bilinmez köyünde yoksul bir yetim iken “ünlü bir romancı” derecesine çıkması edebiyatımızda bir yeniliktir. Kabiliyet ve gayretinin yanı sıra, bu imkânı kendisine hazırlayan çevreler ve yazarın o çevrelere verdiği “tavizler”, çevrelerden aldığı “kalıplar” lar vardır.

Topraksız, az topraklı veya başkalarının toprağında çalışan köylümüzün çilesini, çocukluğunun tek bakıcısı, tek sevgilisi olan annesiyle birlikte bizzat çekmiştir. Sığınacak baba yokluğunu hissetmiş, belki açlığın ağa ve el eline bakmanın ne olduğunu ruhunda vücudunda ezâ gibi denemiştir. Onun için bu dertlere samimiyetle fakat sonraları maalesef öğrendiği doktrinlerin dar açısından dokunur. Dul ve koruyucu anası, hemen bütün romanlarında “bir sıkıntıyla yetişmiş” oğlunun yanındadır. Teneke’de Zeyno Karı olarak, İnce Memed’in anası olarak görülmektedir. Yazarın erken yitirdiği babası da Teneke’de haksızlıklara baş kaldırıcı Kürt Mehmed Ali olarak yaşamaktadır.

Yaşar Kemal “halk edebiyatının ağıtlar ve tekerlemeler” (ve son yıllarda en çok efsaneler) kolu üzerinde çalışmıştır. Bütün bunlar, biraz da yazarın yetiştiği çevre ile yakından ilgilidir. Bu çevre Karacaoğlan- Dadaloğlu gelenekleri ile yoğrulmuştur. Eşkıya türküleri ve söylentileri ile dopdoludur. Bu folklor ağırlığı, roman ve hikâyelerinin konularının içine sızdığı kadar üslûbunu da yoğurup yapmıştır.

Sonuç olarak; düzenli bir eğitim imkânı bulamayan Yaşar Kemal, tam anlamıyla kendini eğitmiş bir kişiliktir. Hayatı boyunca sürdürdüğü yazarlık, politikacılık ve gazetecilik sanatçının kendisini yetiştirmesi için uygun bir çevre oluşturmuştur. Sanatçı kişiliğinin oluşmasını, şu şekilde maddeler halinde verebiliriz:

a) Gözlem ( doğa, insan ve toplum)
b) Okuma-yazma uğraşı
c) Yaşantı
d) Usta-çırak geleneği
Bütün bunlara ek olarak, yeteneğini de eklemek gerekir.

EDEBİYATA AİT GÖRÜŞLERİ
Edebiyatı en geniş anlamıyla bir söz sanatı olarak kabul eden Yaşar Kemal, söz sanatlarının geçmişte ve günümüzde büyük bir önemi olduğunu düşünmekte; bu önemin gelecekte de süreceğine inanmaktadır. Yaşar Kemal’in çağdaşı olduğu diğer sanatçılardan farkı, sözlü edebiyata büyük önem vermesi ve ondan faydalanmasıdır. Yaşar Kemal, sözlü edebiyatın önemini belirtirken: “Yazılı edebiyat sözlünün bir devamı, bir sonucudur. Modern, en modern edebiyatın dibini kazıyacak olursak yalnız Tolstoy’ların, Flaubert’ lerin değil; Joyca’ ların, Kafka’ların, Camus’ ların azıcık dibini kazacak olursak, onların altında da eski destanları, masalları buluruz.”

Kısacası Yaşar Kemal için sözlü edebiyat, halk edebiyatı ve folklor daha geniş anlamıyla halk kültürü, geleneksel kültür bitmez tükenmez bir kaynaktır. Haklımızın yüz yıllar boyunca ortaya koyduğu maddi ve manevi öğeleri, varlıkları sahiplenmekte, onlardan çağdaş bir edebiyat oluşturmada faydalanmaktadır.

HİKÂYELERİ

İlk hikâyelerini 1946-1947’de yazmağa başlamıştır. 1950’den itibaren yayımlanan hikâyeler 1952’de “Sarı Sıcak” adıyla bir kitapta toplanır. Sarı sıcak (1959), Bütün Hikâyeler (1967), Sarı Sıcak Bütün Hikâyeler (1981-1991).

Temalar: Yoksulluk, dayanışma, şiddet, yozlaşma, yaşam ve doğa tutkusu, bir amaç uğruna katlanılan sıkıntılar, cinsellik, insan-doğa ve insan- insan çatışmaları. Hikâyelerinde olay örgüsü, oldukça basittir. Aynı zamanda yalındır. Belki de hikâyeleri güçlerini bu basitlikten, yalınlıktan alırlar. 22 hikâyenin 12’si giriş, gelişme ve sonuç bölümleri yerli yerinde olan Maupassant tarzında; 10’u da bir olayı, durumu kesit biçiminde veren Çehov hikâyeleri tarzında biçimlenmiştir.

Yaşar Kemal’in hikâyelerinde 1940’tan 1970’e uzanan otuz yıllık bir zaman diliminin sosyal zaman olarak kullanıldığını görürüz. Durum, kesit hikâyelerinde olay zamanı çok kısa (bir saat, birkaç saat); Maupassant tarzı denilen hikâyelerinde ise biraz daha uzundur. (bir gün, birkaç gün, birkaç ay)

ROMAN ANLAYIŞI

Yaşar Kemal, roman üzerinde düşünmüş ve bu konuda bir anlayışa varmış mıdır? Yoksa sadece gözlemlerini, hayallerini, duygularını, öfkelerini gür, taze bir üslûpla dile getiren bir yazıcı mıdır? Bu sorulara hak verecek sebepler çoktur. Bir kere roman ve hikâye üzerinde söylediği şeyler, romanları ve romancının şöhretiyle ölçülmeyecek kadar dağınık görünüyor: “Sanatın bir terkip işi olduğuna inanıyorum. İnanıyorum demek de fazla. Sanat eseri başka türlü nasıl olur? Olursa da yalın kalır. En iyi terkipçi ne söylediğini bilirse, yani yüreği, kafası doluysa usta bir sanat eseridir…

Gerçekçilik dedikleri bir kandırma değil. Sırasında bir düştür ama kandırmaca değil…gerçekçilik, dünyayı aynen kopya etmek değildir. Tabiata da, insana da, hadiselere de kendi gözümüzle bakmak ve kendimize yeni bir dünya görüşü kurmak.
(Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, s.120-122)
“…roman biçimdir; her şey biçimdir. Düşünce bile. Sanat yeni biçimdir. Kendi biçimini yarattığın an, romancı oluyorsun.
Yazarken hiç okuru düşünmedim. Yalnız romanımı düşündüm. Son yazdığım yer şu: roman sürüklemeli. Ortadirek’ i şimdi yazarsam, çok daha nefes nefese okunurdu.”
(Sözden Söze, s. 115-117)

ROMANLARINDAKİ BAŞLICA TEMALAR

1. Başkaldırı
2. Ekonomik, sosyal ve toplumsal değişim, yozlaşma, yabancılaşma.
3. Aşk ve töreler
4. Kan davası
5. Yoksul köylülerin problemleri
6. Yörüklerin Çukurova’da yerleşme problemleri
7. Sömürü
8. Korku
9. Cinayetler
10. Çocuk problemleri

ROMANLARI

A. İNCE MEMED DÖRTLÜSÜ: İnce Memed I, İnce Memed II, İnce Memed III, İnce Memed IV. B.ÇUKUROVA GERÇEKLERİ: Teneke, Yılanı Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı. C.DAĞIN ÖTE YÜZÜ ÜÇLÜSÜ: Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu. Ç.ANADOLU EFSANELERİ: Üç Anadolu efsanesi; Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Filler Sultanı. D.AKÇASAZIN AĞALARI: Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yusufçuk Yusuf. E.İSTANBUL DİZİSİ: Al Gözüm Seyreyle Salih, Deniz Küstü, Kuşlar Da Gitti. F.KİMSECİK ÜÇLÜSÜ: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı, Kanın Sesi.

Yaşar Kemal, romancılığımıza neler getirmiştir, neler kazandırmıştır? Bunları beş madde halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Kendine özgü bir roman dili kurmuştur.
2. İnsanın, toplumun, kentlerin yabancılaşmasını, yozlaşmasını, değişmesini işlemiştir.
3. Romancılığımıza yeni psikolojik ufuklar ve derinlikler kazandırmıştır.
4. Romancılığımıza lirizm getirmiştir.
5. Yerelden evrensele ulaşma çabası göstermiştir.

BİNBOĞALAR EFSANESİ

B. Efsanesi Çukurova’ da tükenen bir Yörük obasının yaşadıklarından esinlenerek 1971’ de yazılmış bir romandır. 1971’ de Cumhuriyet’ te tferika edildikten sonra aynı yıl kitap biçiminde yayımlanmıştır. 1984’ te sahneye uyarlanmış, 1979’ da Fransa’ da “Yılın En İyi Kitabı” seçilmiştir.

Yaşar Kemal, eserin oluşumundan şöyle söz etmektedir: “Boğa bizim Çukurova Türkmenin de döl bereketi anlamına gelir. Dünyanın birçok dilinde de böyledir ya… Bir de bizim Toros dağlarının adı Binboğa dağlarıdır. Be bizim Toroslara Toros denildiğini ilk olarak şehirde duydum. Çukuovalılar ya parça parça ad verirler ya da Binboğa dağları derler…. Bu tükenen Yörük obası Koca Osmanlıyı, Selçukluyu, daha nice nice devletleri kurmuşlardı. Kendi deyimlerince Osmanlının babası olurlardı. Ve dölleri tükeniyordu, şu yeryüzünden namları, şanları siliniyordu, yeni, başka bir şey oluyorlardı. Tükeniyorlar yeni bambaşka, belki daha mutlu, belki daha mutsuz bir dünyaya uyanıyorlardı. Yepyeni bambaşka. Bu belki de en gerçekçi romanımın adı. “Binboğalar Efsanesi’ nden başka ne olabilirdi?” (1)

a- Tema:

Yörüklerin doğayla yüzyıllardan beri kucak kucağa yaşamaları, kişilik ve yaşantılarındaki saflık ve temizlik, çeşitli sanat dallarında eserler veren sanatçılarımızı etkilemiştir. Böylece Yörükler Cumhuriyet döneminde bir çok şiire, oyuna , filme, hikâye ve romana konu olmuşlardır. Bu eserlerden bir kısmı onların iskândan önceki mutlu günlerini, bir kısmı da göçebelikten yerleşik hayata geçerken çözülüşlerini tükenişlerini ve yok oluşlarını işler.
Binboğalar Efsanesi’ nde Karaçullu obasının göçebeliği bırakıp Çukurovaya yerleşmesi çevresinde örülen olaylar, bir adamın yok oluşu işlenmektedir.
Yaşar Kemal bir Yörük Türkmen obasının son bulmasına son yıllarda tanıklık etmiştir. Eski geleneklerle yeninin çatışmasını yıllarca obanın kişiliğinde izlemiştir.

Bir oba dağılırken insanların durumunu, nasıl yerleştiklerini, nereye gittiklerini, geride kalmış Türkmenlere, Türkmenliğe karşı tavırlarını, obanın nasıl dağıldığını yazmıştır. Böylece “Binboğalar Efsanesi” ortaya çıkmıştır. Yaşar Kemal bir yandan da çağın değişimini, yozlaşmayı, eşyanın göreceliğini gerçekçi bir açıdan yansıtmaktadır.
_ Binboğalar Efsanesi’ nde üç boyutla karşılaşırız: “ Birinci boyut, Osmanlı düzeninde geçer ve geriye dönüşlerle anlatılır. Bu kısadır. Çukurova iskânından söz eder ikinci boyut bir Yörük obasının yaşantısıdır. Bu boyutta kökeni İslamlık öncesi dinlerden oluşan töreler ve efsaneler gelişmiştir. Üçüncü uzantı ise Cumhuriyet sonrası kent ilişkileridir. Aynı zamanda bu çizgide teknolojik gelişmeyle birtakım gelenek ve göreneklerin yıkılımına da yer verilmiştir.

Yaşar Kemal, Yörüklerin en önemli özelliğini eserinde şöyle verir, “Bir kayanın doruğunda birmiş bir ot nasıl inatla köklerini bert çinke taşlarını sarmış tutunmuşsa, Aladağ yörüğü de öyledir.” (s.7). Bu insanların yüzyıllarca süren göçebeliği, yerleşik hayata geçmelerini önlemiş, epeyce kayıplar vermelerine, kan dökmelerine sebep olmuştur.

b- Olay Örgüsü

BE, başlarında özet niteliğinde parçalar bulunan 29 bölümdenoluşmuştur. Her bölümün başında rastlanan özet, tekerleme niteliğindeki parçalar, basma halk hikâyelerindeki “Bu, Kerem’ in Aslı’ ya aşkını anlattığıdır” biçimindeki konu başlıklarını hatırlatmaktadır. Aynı başlıklara FSTK’ da da rastlanır. Yaşar Kemal, bir görüşmede bu başlıklar hakkında şunları söylemiştir:

Yaşar Kemal, romanın baş tarafına M. Cevdet Anday’ ın:
Ağlar bu mezarlıkta Yörükler her gece
Bıkıp iri yıldızları davar sanmakta
Düşünür eski günleri… iskândan önce
Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman
dörtlüğüne epigram olarak koymuştur.

Karaçullu obası uzun zamandır çektiği sıkıntı yüzünden Hıdrellez gecesinde Hızır’dan Çukurova’da bir kışlak, Aladağ’ da ise bir yaylak vermesini dileyecektir. Fakat o kutsal gecede oba üyelerinin her biri kişisel isteklerini diler. Yıldızların kavuşmasını bir tek Kerem görür o da bir şahin ister. Kerem’ in bu arzusu sonradan gerçekleşecektir.

İkinci bölümde Karaçullu obasının geçmişi geriye dönüşle anlatılır. 1876’ da Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki Yörükleri mecburi iskâna tabi tutarlar. Yörükler direnir, çatışmalar çıkar, ölenler olur. Karaçullu obası Demirci Haydar Usta’ nın babasının yaptığı bir kılıcı Binbaşı Ali Bey’e vererek iskândan kurtulup yörüklüğe devam etmiştir. Ancak, aradan uzun yıllar geçmiş, Yörükler artık kışlak bulamaz olmuşlardır.

Demirci Haydar Usta, tıpkı babası gibi bir kılıç yapıp dönemin beyinden karşılığında bir kışlak istemeyi kurmaktadır. Diğer yandan Ceren’i Hasan Ağa’nın oğlu Oktay’a verirlerse kendilerine Çukurova’dan kışlak verileceği söylenmektedir. Fakat, Ceren buna yanaşmamaktadır, çünkü Halil’e sevdalıdır. Kısacası, “Herkes Çukura inince geçen yılki gibi sürünmemek, rezil perişan olmamak için bir şey düşünüyor, bir çare arıyordu. (5.56)

Kel Musa, Ceren’e sevdasından dolayı Osman Ağa’nın oğlu Fahri’yi öldürüp dağa kaçmış Mustan’la Halil’i öldürmesi için görüşür. Mutsan yaralıdır. Kel Musa’ya kendisini iyileştirirse Halil’i öldüreceğini söyler. Bir süre sonra Halil’in kanlı gömleği obaya gelir.

Oba, Deliboğa hüyüğüne yerleşir. Derviş Hasan, buralar babamdan kaldı diyerek Yörüklerden iki bin lira toprak kirası alır ve kasabanın kulübünde kumar oynamaya oturur. Derviş hasan her Yörük obasına aynı şeyi yapmaktadır. Ardından Fehmi Ağa da kira ister. Daha sonra Köse Ali Ağa, aynı yeri onlara on beş liraya satmayı teklif eder. O da Yörükleri aldatarak üç bin liralarını alır. Yörükler, Arzuhalci on beş yıldır bir çok kişinin yörüklerden bu şekilde para sızdırdığını anlatır. Buna rağmen arzuhal yazdırmadan oradan ayrılmazlar.

Karaçullu obası, kendilerini Deliboğa’ dan çıkarmak veya bu yolla para sızdırmak isteyenlere çok kavgalar ederler.

Bir yandan da resmi makamlara baş vururlar, ama sonuç alamazlar. Bu arada olan Kerem’in şahinine olur.
Yanlızağaz karakolu uzatmalı onbaşısı, Kerem’in elinde gördüğü şahini oğluna götürmek için ister. Yörükler oradan kaçan Kerem’in elinden zorla şahini alıp onbaşıya sunarlar. Şimdi de Cennetoğlu ve köylüleri ve adamları bir gece obanın çevresinde yangın çıkarıp obadakilere ateş açarlar.

Onuncu bölümden sonra (s. 114) olay örgüsü bir yandan Kerem’in şahinini araması, Mustan’la :Halil’in maceraları çevresinde diğer yandan da obanın başından geçenler çevresinde yürütülür. Haydar Usta, tamamladığı kılıcı Adana’ da oturan Ramazanoğlu’ na götürür. Karaçullu obası Çukurova’da epeyce bir süre bir yere yerleşmeden dolaşır. Kendileri gibi perişan durumda olan Horzumlu obasıyla karşılaşırlar.

Kerem ise, şahinini geri almak için Yanlızağaç köyüne giderek çocuklarla arkadaş olur. Bir hileyle ve çocukların da yardımıyla onbaşının oğlu Selahattin’in elinden şahinini alıp kaçmayı başarır.

Bu arada Halil’le Mutsan dağlarda karşılaşmıştır. Mutsan, daha önce tanıdığı Çoban Resul’ a, kendisi yaralıyken kötü davrandığı için epeyce işkence eder. Öldüreceği sırada ona acıyarak yanına alır. Halil, onlara katılınca Mutsan, bu kez de Halil’ i öldürmek ister, fakat yapamaz. Resul’a öldürtmek ister. Resul ise, Halil’i değil, Mustan’ı öldürür.

Haydar Usta, kılıcı RamazanoğluHurşit Bey’e, o ilgilenmeyince Hasip Ağa’ ya götürür. Ondan da sonuç alamayınca bu kez de İsmet Paşa’ ya götürmeye karar verir, Ankara’ nın yolunu tutar.

Karaçullu obası, Sarıçam’a geldiğinde 60 çadırdan 49’ a inmiştir. 11 ev obadan ayrılıp başının çaresine bakmıştır. Oba, yavaş yavaş dağılmaktadır. Vaktiyle iki bin çadırlık Karaçullu obası, bir avuç kalmıştır. Sarıçam’da birkaç gün kalan oba biraz kendini toplamıştır ki,bu kez de çevredeki köylülerin saldırısına uğrar. Epeyce kavgalar olur. Kaymakam ve jandarmaların müdahalesiyle oba, oradan da kaldırılır.

Bu olaydan sonra 38 çadır kalmıştır koyunları da oldukça azalmıştır. Hemite dağında bir koyuğa yerleşirler. Süleyman Kahya, obadaki kadınların son altınlarını da alarak eski kışlakları Akmaşat’ ı geri almak için Derviş Bey’ e gider daha önce Sabit Ağa’nın başına gelenleri hatırlatan Derviş Bey, oğullarını da bahane ederek Akmaşat’ tan toprak veremeyeceğini belirtir. Sabit Bey’i yer verdiği yörükler linç etmiştir.

Öte yandan Ankara’ ya gidip İsmet İnönü’ yle görüşen Haydar Usta, kılıç takdim eder, ama ondan sadece “Çok güzel, çok güzel” karşılığını alır. Haydar Usta obaya döner, Kerem de gelmiştir. Kılıcı ocağa koyup dövmeye başlar, onu yuvarlak ve ne olduğu belirsiz bir sembol haline getirinceye kadar döver. Daha sonra da ruhunu teslim eder . Hemite dağına gömerler. Kerem de şahini serbest bırakır. Obayı da dağda da rahat bırakmazlar. Çevredeki köylüler üzerlerine kaya yuvarlar.

Nihayet Ceren’ i Oktay’ a vermeye razı olurlar. Bunun karşılığında Oktay Bey’in babasının çiftliğine yerleşeceklerdir. Fakat Oktay’ın babası buna razı olmaz . bu sırada Halil, obaya döner. Obadakiler onu vurmayı planlar. Ceren, Halil’ in çadırına gelir ve birlikte kaçarlar.

İlkbaharda Hıdrellez günü yeniden gelmiş , Karaçullu obası, 60 çadırla gittiği Çukurova’ dan 35 çadırla Aladağ’ a dönmüştür. Halil ile Ceren de obaya katılır. Bu gece yine herkes bir dilekte bulunacaktır. Obadakiler Halil ile Ceren’ i Taşbuyduran pınarında sıkıştırırlar. Çatışmada Halil ölür. Sonuçta Süleyman Kahya, Halil’in beylik çadırını, obanın davul, tuğ vb. beylik alametlerini yakarak Karaçullu obasını tarihe gömer.

Binboğalar Efsanesinin olay örgüsünü şöyle tablolaştırabiliriz:

I. Yüzyıllar boyunca göçebe olarak yaşayan yörüklerin XIX. yüzyılda mecburi iskâna tabi tutulmaları.
II. İskândan sonra yörüklüğü sürdüren Karaçullu obasının çağın ve şartların değişmesiyle sıkışması, kışlak arama macerası.
III. Obanın Çukurova’ da yakılmasıyla kurtuluş çareleri aranması dönemi:

a) Kerem’in hikâyesi,
b) Haydar Usta’nın hikâyesi,
c) Karaçullu obasının hikâyesi,
d) Halil’le Mustan’ ın hikâyesi,
e) Halil’le Ceren’in hikâyesi,

IV. Obanın yeniden Aladağ’ a dönmesi, Halil’ in vurulması ve beylik alametlerinin yakılarak yok edilmesi.

BE, Yörüklerle temelde karşı güçler adı altında toplayacağımız kişiler arasındaki çatışmaya dayanmaktadır. Anadolu’ya geldikleri günlerden beri Yörüklerin istediği göçebeliğin bir özelliği olarak baharda yaylaya çıkmak, kışında ovaya (bu eserde Çukurova’ya ) inmek, bir kışlağa yerleşmektir. Bu kral XIX. Yüzyıldan sonra değişen çağa uygun olarak bozulmaya başlar. Çünkü devletin isteği de yörüklerin belli yerlerde iskân edilerek yerleşik hayata geçmelerini sağlamaktır. Böylelikle onları kontrol etmek, vergi ve asker olmak kolaylaşacaktır. Bu yüzden 1865’ de başlayan iskân etme buna uymama mücadelesi BE’ de son temsilcileri anlatan Karaçullu obasında 1940-1950 dönemine kadar sürmüştür. Geçen zaman içinde Yörüklerin büyük bir kısmı toprağa yerleşmiştir, ama Karaçullu obası gibi bunu çeşitli sebeplerden veya kendileri istemediğinden dolayı gerçekleştirememiş olanlarda vardır.

Diğer bir çatışma Çukurova’ya daha önce yerleşmiş olanlarla Yörükler arasında ortaya çıkmaktadır. Bunlar iskân edildikler, paylaştıkları veya çeşitli yollarla sahiplendikleri topraklarına, ekinlerine zarar verdikleri gerekçesiyle Yörükleri sokmak istememekte veya onların yerleşebilecekleri topraklar karşılığında para, koyun vb. şeyler yada kızlarından biriyle evlenmek istemektedirler.

Karaçullu obasının ise, bütün bu şartlar altında yaşamlarını sürdürmek gibi bir önemli endişeleri vardır. Bu yüzden sürekli çatışma olmaktadır.

c) Zaman
BE, iki bahar arasında geçen bir yıllık süre içinde Karaçullu obasının çektiği, yaşadığı sıkıntıları işleyen bir romandır. Bir yıllık olay zamanı, geriye dönüşlerle bir yandan XII. yüzyıldan başlayıp XIX. yüzyıla kadar devam eden iskândan önceki uzak geçmişe , bir yandan da 1876’ da başlayan mecburi iskândan sonraki yakın geçmişe uzanmaktadır.

Yaşar Kemal’ in Çukurova’daki Yörük obalarının 1940-1950 dönemindeki yaşantısına tanıklık ettiğini yazılarından anlıyoruz. Bu eserde Karaçullu obasının tükendiği son günleri reel zaman olarak kullanılmıştır:

“Olan 1940 kışında oldu. Aydınlılar Çukurova’ya inince ne görsünler., sürülmemiş bir karış toprak parçası bile kalmamış. Değil hayvan otlatacak, bir tek çadır kuracak yer bile kalmamış. Aydınlı göçebesi, Türkmeni gün gün sıkışmıştı ama böyle bir şeyle karşılaşacağı hiç aklına gelmemişti. Artık ‘Ali Paşa Fermanı’ sökmez olmuştu.” (s.78) açıklamasından da anlaşılacağı gibi Yörüklerin 1950’ye kadar süren macerası işlenmişti.

Karaçullu obasının macerası, Hıdrellez kastedilerek söylenen, “Bu gece beş Mayısı altı Mayısa bağlayan gecedir.”(s.15) ve bahar gözünü daha yenile açıyordu.” (s.9) cümlelerinden anlaşıldığı gibi, bir ilkbaharda başlamış, ertesi yılın yine bir Hıdrellez gününde sona ermiştir.(s.257)

Romanın ilk 40 sayfası Hıdrellez gecesinde yaşanan olaylar çevresinde dönmüştür. İkinci bölümde (s.42-45) Türkmenlerin 1976’dan başlayarak olay zamanına kadar geçen sürede Osmanlılarla kavgaları, zorla iskânları, zorla iskânları, buna başkaldırmaları, ve bir yolunu bulup Yörüklüğü nasıl sürdürdükleri geriye dönüşle özetlenir.

Karaçullu obasının bir yıllık macerası, eserdeki zamanı belirleyen cümlelerle izleriz:

“O baharı, o yazı Karaçullular Aladağ’da binbir sıkıntı içinde geçirdiler.” (s.46)
“Derken güz geldi çattı.” (s. 47)
beşinci bölümde Deliboğa hüyüğüne yerleşildiğinde Ekimin sonu gelmiştir. Derviş Hasan Mayısa kadar sekiz aylık süre için onlardan sekiz bin lira istemektedir. 29. bölümde (s. 297-298) sekiz ay geride kalmış, oba yeniden Aladağ’a gelip konmuştur.

ç. Mekan

BE’ de Toroslar ve Çukurova’ dan seçilen çeşitli mekanlar kullanılmıştır. Demirci Haydar Usta’ nın kılıcı vermek üzere Ankara’ ya gitmesi üzerine bir kez bu mekanın dışına çıkılmıştır.

Eserin ilk dört bölümünde mekan Aladağ’dır (s. 7-66). Beşinci bölümde (s. 66) oba, Hemite dağı çevresinde Deliboğa hüyüğüne yerleşir. Bundan sonra Çukurova’ da çeşitli yerlerde dolaşıp bir türlü kışlak bulamazlar. 19. bölümde (s. 209-224) gelir ve romanın sonunda yeniden Aladağ’a döner (s.239-246) gelir ve romanın sonunda yeniden Aladağ’a döner (s.297-304).

Bu eserde de Yaşar Kemal, konu gereği açık (geniş) mekanlara ağırlık vermiştir. Yörüklerin işlenebileceği bir romanda açık mekanların ağırlık taşıması doğaldır. Dolayısıyla dağ yamaçları, koyaklar, pınar başları sık sık adı geçen yerlerdir.
d. Bakış Açısı ve Anlatıcısı

BE’ de hâkim bakış açısı ve yazar-anlatıcı uygulanmıştır. İç monologlara büyük bir yer verilmiştir. Müslüm’ ün (s.16 bak), Kerem’in (s.130-35) ve Mustan’ ın içinden geçirdikleri, düşündükleri, hatta kendi kendileriyle tartışmaları, çözüm yolları arayışları genellikle iç monologlar aracılığıyla yansıtılmıştır.

“Vakt erişti güzelim. Vakt erişti dünya güzelleri. Ben biliyorum. Yaşıtlarımdan hiç kimse kalmayalı yirmi yıl oluyor. İşte geldik gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri, demişler. Şu pınar kadar, şu yıldızlar kadar, şu çınar ağacı kadar bile olamadık.” (s.26)

Geleneksel halk hikâyeciliğinin anlatım tarzından sonuna kadar yararlanmanın yollarını arayan Yaşar Kemal, eserin birçok sayfasında adeta bir halk hikayesi anlatıcısı, bir meddah gibi hareket etmiştir:

“Halil’i öldürmek hırsı olmasa Musacık Mustan’ a böylesine bakmazdı. Kitaba el basarım ki bakmazdı. Ulan Kel Musacık alacağın olsun.”(s.163)

Yaşar Kemal’in bu romanda kullandığı bir leit motif vardır:
“Horasan’dan geldik sırtımızda uzun şefleler…”(s.63)
“Horasan’dan geldik, Horasan erenleri. Ellerimizde teber kılıç.” (s.65);
“Kalktık Horasan’dan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şefleler.”(s.284)
gibi cümleler çeşitli sayfalarda tekrarlanmıştır.

e. Şahıs Kadrosu

Bu eserde baş kahraman bir kişi değil, bir obadır, desek yanlış olmaz. Çünkü, belli bir kahramandan çok oba üyelerinin her biri üzerinde ayrı ayrı durulmuş ve sadece biri veya birkaçı ön plana çıkarılmamıştır. Bu kişilerin her birinin macerası da hem obanın genel sorunları doğrultusunda hem de sadece kişiyi ilgilendiren boyutuyla işlenmiştir. Haydar Usta’nın yaptığı kılıcı birilerine beğendirip karşılığında toprak almak hem kendi hem de obanın tümünün problemidir. Halil’le Ceren’in aşkı sadece ikisini değil obanın tümünü etkilemektedir.

Bütün bunlara rağmen Binboğalar Efsanesi’nde en çok durulan kişiler, oba üyelerinden Haydar Usta ve Kerem, Halil ve Ceren, Süleyman Kahya ve Fethullah; Mutsan, oba dışından ise Yanlızağaç karakolu uzatmalı onbaşısı Nuri ve Oktay Bey’dir. Romanın başlıca kişileri bunlardır.

Kişilere cinsiyet açısından baktığımızda kadınlardan sadece Ceren’in ön plana çıktığını obanın diğer kadınlarının ise ikinci planda kaldığını görürüz. Erkekler her zaman olduğu gibi çoğunluktadır. Yaşar Kemal, yediden yetmişe her yaştan insana yer vermiştir. Dolayısıyla Kerem ve dedesi Haydar Usta, uyumlu bir ikili oluştururlar.

Romandaki kişileri sosyal durumlarına göre dört kümede toplayabiliriz:

a) Yörükler: Haydar Usta,Süleyman Kahya, Halil, Fethullah, Mutsan, Müslüm, Koyun Dede, Rüstem, Ceren
b) Eşraf ve Beyler: Oktay Bey, Derviş Hasan, Fehmi Ağa, Ramazanoğlu Hurşit Bey
c) Bürokrat ve Yöneticiler: İsmet İnönü, Kasım Gülek, Kaymakam, jandarmalar ve Nuri onbaşı
ç) Aydınlar: Arzuhalci Kör Kemal

Kişileri, bir de oba üyeleri ve bunların dışındakiler olarak sınıflandırabiliriz. Oba dışındaki kişilerden çoğu yörüklere cephe almış, onların içinde bulundukları sıkışık durumdan bir şeyler sızdırarak yararlanmaya çalışmaktadır. Roman boyunca Yörüklere yardımcı olan ve onların sorunlarıyla ilgilenen, yol gösteren bir tek kişi vardır: arzuhalci Kör Kemal.

Yaşar Kemal, bu kişinin kim olduğu konusunda hiçbir açıklama yapmış olmamasına rağmen bunun kendisi olduğu kuvvetle hissedilmektedir. Yazar böyle bir arzuhalciye Akçasazın Ağaları dizisinde de Arzuhalci Ali Efendi tipiyle yer vermişti. Buradan da anlaşılacağı gibi Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinde önemli biyografik öğelerden yararlanma söz konusudur. Romanın en canlı tipleri Demirci Haydar Usta ve Kerem’ den sonra Halil ve Ceren’ dir. Halil, Aslında oba beyidir, ama ortada oba kalmamıştır ki, beylik de olsun Halil, bilindiği gibi romanın sonunda öldürülür ve beylik alametleri de yakılır. Ceren, obası uğrunda kendini ve aşkını feda etmek gibi zor bir çatışma içerisindedir. Obası için fedakarlığa da katlanır. Fakat bütün bunlara rağmen mutluluğu bir türlü bulamaz ve sonunda Halil’ini de kaybeder.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir