Yaprak Dökümü Romanının Özeti

Yaprak Dökümü Romanının Özeti

Yaprak Dökümü

Bâbıâli’de yetişmiş bir memur Ali Rıza Bey,otuz yaşına kadar dahiliye kalemlerinde çalışır.Annesiyle kızkardeşini,iki ay ara ile kaybettiği, için istanbul’dan soğur,Suriye’ye gider, 25 yıl kadar da Anadolu’da çalışır.Evlendiğinde kırk yaşlarındadır. Beş çocuğu olur. Trabzon taraflarında iken bir kadın kaçırılması olayı yüzünden içinden atılır. Bağlarbaşı’ndaki evine gelir,iş ararken eski tanıdıklarından Muzaffer’e rastlar. Muzaffer, onu, müdürü bulunduğu Altın Yaprak Anonim Şirketi’ne alır. Fakat bir arkadaşının daktilo olan kızı Leman’ın, Muzaffer ile ilgisi yüzünden işinden ayrılır,o günde,oğlu bir bankaya memur olmuştur.Ortanca kızları Leylâ ile Neclâ ,aileyi beğenmezler, bu yüzden de evde kavgalar olur. Oğlu Şevket’in bankadaki bir daktilo kızla evlendiği gün, aile halkı ikiye bölünmüştür.Düğünden kavgalar başlar sonra. Ali Rıza Bey, tekrar Muzaffer’in yanına gider, yüz bulamaz. Evde çay partileri veriliyor.Büyük kız fikret, evlenip Adapazarı’na gider, böylece ağacın yapraklarından biri düşmüş olur.Gelini evi bırakır, Neclâ, zengin diye bir Suriyeli ile evlenir,ama aldanır bunda, kurtarılması için boyuna mektup yazar. Evdekiler azalınca büyük ev satılır, küçük bir ev alınır. Kızı Leylâ’nın kötü yola saptığı söylenir. Ali Rıza Bey ,onu evden kovar. Hafif bir inme geçirir, Adapazarı’na gider ise de tekrar İstanbul’a Hastaneye düşer, kızı Leylâ, gidip onu alır ve apartmanına getirir. Sonra iyileşir, rahattır, fakat kızının durumunu ona imâ edenler rahatsız eder onu.
O sene kış çok şiddetli oldu.Yollar, günlerce karla kapalı kaldı. Bağlarbaşı’nda evin etrafına birkaç defa kurt indi.
Sonbaharda, evin rehine konulmasındaki asıl amaç, bu kışı karşılamakdır. Fakat alınan para, hemen tamamıyla işe yaramaz lüks eşyasına gitmiş, çocukların sırtlarına birer yün fanilâ bile alınamamışdır.
Hayriye Hanımın sandık diplerinde, dolap köşelerinde kalmış ne kadar palto ve hırka eskisi, minder ve karyola altlarını beslemek için kullanılmış ne kadar çul, çaput varsa, hepsini ordaya döker. Çocuklar, onları âdeta ganimet eşyası gibi kapışır.
Bu eski evde, havanın değişmelerine göre her gün bir başka sinir bozucu şeyler olur.
Yağmur yağdığı veya karkar esmeye başladığı zaman tamlar akar, rüzgâr esince sıvalar dökülür, evin dört tarafındaki deliklerde pencere kenerlarında, kapı aralarında türlü ıslıklar, düdükler çalınır.
Böylece çocuklar, sefalete iyice alışır.Bu acıklı yoksulluktan fazla üzülmüş görünürler ve bazen evin hali ve kendi kıyafetleriyle nezaket kurallarını rahatlıkla çiğneyerek eğlenirler. Ali Rıza Bey’in herzaman tekrar ettiği halde, onlar hissiz, haysiyetsiz, çingene gibi olurlar.
Kızlar,bir gün yine o acayip kıyafetleriyle elele vermişler, yağmurun tenekelerde çıkardığı seslere ayak uydurmaya çalışır.
Hayriye Hanım, elinde bir testere ile merdivenden inen Ali Rıza Bey’in güldüğünü görür ve ona insan, doğruluğu sayesinde çocuklarını bu derece mesut eder de nasıl gülme? diye bağırır. Bu sözler, ihtiyar adama o kadar dokunmuştu ki ayaklarını merdiveninin basamağına çöküverir, elindeki testereyi yere düşürür.
Bu testere, bu kara kışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olur.Soğuk günlerde, bahçedeki ağaçları keserek odun yapar.
Kış devam ettiğinden dolayı, evden hasta eksik olmaz.Çocukların biri yatıp diğeri kalkar.Ali Rıza Bey de enflüanzenya tutularak bir hafta yatar.
Çocuklarının bu hastalığında yanına gelmemesi Ali Rıza Bey’e çok dokunur. Çoluk çocuğu ancak böyle günlerde etrafında bir ses işitmek, candan bir insan yüzü görmek için isterdi
Yalnız, bir gece geç vakit oğlu Şevket yanına gelir.
Davet gecesi geldi mi, evin ne kadar toplanmış odunu, yiyeceği varsa ortaya dökülür; sırtlarındaki eski hırkalar, delik deşik abalar,masa örtüsünden pelerinler atılır; ayna karşısında dekote ipekliler giyilir; soğuktan çatlamış eller vazenli ılık suda yumuşatılıyor, nezleden kızarmış gözler, şişmiş burunlar kremlerle tamir edilir; kolonyalı gargalar yapılır.
Ne kadar zamandan beri beklenen iflâs günü nihayet geldi çattı. Her gün kapıda alacaklılar bağırır.
Şevket, alacaklılarla karşılaşmamak için sabah karanlığında kendini sokağa atar, gece yarısına doğru eve gelirdi. Ailede artık hırka kavgaları bitmiş,herkes kendi canının kaygısına düşmüştü. Yüzsüzler o dereceyi bulmuştu ki, bazen bağıra bağıra ötesinin, berisinin çalındığından şikâyet edenler bile işitiliyordu.
Ferhunde, biraz canı sıkılınca önüne gelene çatar, karşılık veren olursa büsbütün kudurur, kendini yerden yere çarparak: “Nereden düştüm bu dilencilerin içine? Hem kocamın ekmeğini yer, hem bana kafa tutarlar.Siz başımda olmasaydınız, biz iki kişi gül gibi geçiniriz” diye haykırıyordu.
Bu zamanlardan Ali Rıza Bey, kulaklarını tıkayarak, sokağa kaçar, Hayriye Hanım, ağlaya ağlaya ondan ona koşarak para bulmaya çalışır.
Bu kavgaların her birinde ev yıkılıp dağılacak gibi olur.Ferhunde eşyalarını topluyor, Leyla “Hiç gidecek yer bulamazsan, hizmetçiliğe girerim, veya lokanta garsonu olurum” diye sokağa fırlamaya kalkar.
Fakat belki Hayriye Hanımın çarpıntısı, Ayşe’nin ağlayıp yalvarması olarak, belki yapılan edepsizlik ve huysuzluk, sinirleri rahatlandırmaya yeterli geldiği için her defasında kavga yatışır, ağlamalar, öpüşmeler içinde barış görüş olur.
Eski rahat günlerde daima hasta olan Hayriye Hanıma, inanılmaz bir karşı koyma gelir.Evin bütün iş ve üzüntüsü onun üstüne yıkılıp kaldığı, zayıf vücudu her dakika çökecek gibi göründüğü halde, inanılmaz bir tahammülle her felakete2 karşı koyar.
O, şimdi her gün elinde bir bohça ile Üsküdar çarşısına taşınmaya başlar. Ev eşyalarından bir kısmını satar, ya bir mendil yiyecek, ya alacaklılardan en fazla bağıranın ağzına atılacak birkaç kuruşla geri döner.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir