TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYE ve ÖRNEKLERİ

TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYE ve ÖRNEKLERİ

Bugün anladığımız manâda hikâye bizde 1870’lerden beri görülmeye başlamıştır. Fransızca’dan tercüme edilen romanlarda hikâye zannedildiği bu dönemde, roman ve hikâye terimleri yeni yeni anlaşılmaya başlanıyordu. Daha sonraları; hacimce çok olanlara roman, az olanlara da hikâye denilmeye başlanmıştır.
İlk hikâye kitabımız; Emin Nihat’ın 1873’te yayınlanan Müsameratnâme’sidir. 12 parça olan kitapta uzun kış gecelerinde anlatılan hikâyeler yer almaktadır.
Tanzimat döneminin ünlü simâlarından Sâmipaşazâde Sezâi’nin Küçük Şeyler’i de ilk hikâye örneklerindendir. Bu hikâyeler, Maupassant tarzı hikâyeleri andırmaktadır. Nâbizâde Nazım’ın Kara Bibik adlı hikâyesi de Anadolu köyüne ve çiftçisine bakış açışını yansıtan ilk hikâyelerdendir.
Servet-i Fününcular, roman gibi hikâyenin de ilk güzel örneklerini vermişlerdir. Halit Ziyâ Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Mehmet Rauf bu dönemde Maupassant tarzı hikâye yazanlar arasındadır.
Servet-i Fünün’dan sonra Türk hikâyeciliği, birbirinden farklı gelişmeler göstermiştir.
1) Olayların giriş, gelişme, sonuç bölümleri roman kurgusu gibi olan hikâyeler; Mapusan tarzının devamı niteliğindedir. Ömer Seyfettin bu tarz hikâyenin temsilcisi sayılmaktadır. Milli Edebiyat akımının da öncülerinden olan Ö.Seyfettin’in hikâyelerinde toplumsal konular itinâ ile ele alınır ve okuyucuya aktarılır. F. Celâlettin, Sabahattin Ali, Samet Ağaoğlu, Haldun Taner, Şevket Bulut da bu tarz hikâye yazan yazarlarımızdandır.
2) Olay örgüsü değişmeyen fakat yalnız İstanbul hayatını ele alan hikâyelerden Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Ahmet Rasim’in Osman Cemâl Kaygılı’nın hikâyeleri de bu tarz hikâyelerdendir.
3) Çehov tarzı hikâyeyi andıran, konu planlaması olmayan, duygusal heyecanları ve onları anlatan hikâyelerdir. Bu hikâyeler de; hikâyenin konusuna herhangi bir yerden başlanır ve duygular ve diğer kişisel heyecanlar okuyucuya aktarılır. Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık, Tarık Buğra, Sevinç Çokum bu tarz hikâye yazmışlardır.
4)Anti-roman ve varoluş çizgisiyle oluşan yeni hikayeler: Modern toplumun bunalımlarının, çaresizliklerinin anlatıldığı bu tarz hikâyenin temsilcileri şunlardır: Yusuf Atılgan, Feyyaz Kayacan, Demirtaş Ceyhun, Orhun Duru, Ferit Edgü, Erdal Öz … Bu tarz hikâye daha soyut ve anlama dayalıdır. 1955 yılından sonra görülmeye başlanmıştır.

İSTAKOZ YAHUT ÇALMAKULAK
Nasıl ki, istakozun en zayıf anı kabuğunu değiştireceğ zamandır, bu sebeple “Zengin miğdelerin mey katığı”, bu hayvancık; kabuğunu değiştireceği zaman, denizin derinlerinde ve kayaların girintilerine girer. Böylelikle, düşmanlarından kendini saklamış, gözden uzak olma çaresini elde etmiş olur…
Bizimde, ilk buluşmamız istakoz gibiydi, gözden ırak…
O gün okuldan kaçmış, sözleştiğimiz gibi, Şule’yle; Feneryolu üzerinde, şehir kulübü önünden geçen yol üzerinde buluşmuştuk. İlk buluşmamızdı bu onunla… Ben, merhaba! Dedim. O da, “Merhaba” Dedi, bana. Mahçup gözlerini eğdi, hemen yere… Yürüdük yolda, sessiz yanyana… O ürkek, ben acemi…

***
Kabataş’ta gemiden çıktım, otobüs durağına doğru yürüdüm. Emirgân’a doğru uzanmak geçti, aklımdan. Doya doya Boğaz’da bir deniz havası teneffüsü…
Kaç yıl sonra; yine aynı his, yine aynı ümit… Deniz kenarında yalnızca oturduğum masada… Hafif serinliğin, sükûn ve sakin dakikaları… Yudum yudum içtiğim çay. Daha sonra; radyodan, perde perde dağılan ses; masaları aşıp, rüzgarla arkadaş oldu, deniz üzerinde, el ele… Kaç yıl sonra, sanki o günü hatırlatıyordu, spikerin ahenkli fısıltıları:
“Hani bir sevgilin vardı
Yedi-Sekiz sene önce,”

***

Bir başka hafta; ikindi zamanı, Recai’yi uğurlamak için gemideydim. Salonda; hem çayları yudumluyoruz hem de sohbet… Sohbet edenleri de çalmakulak…
Kim mi Recai diyorsunuz: Paris elçiliğinde memur. İyi Fransızca bilir, zekidir. Ama, gelgelelim, çapkın mı çapkın… 15 gün izinli gelmiş, şimdi dönüyor.
Yan tarafımızdaki masada bir aile oturuyordu: Yaşlı bir adam, bir kadın ve bir de kız. Recai, sık sık kıza kaçamak nazar fırlatıyor… Kız şirin, sempatik görünümlü. İhtiyar adam, yan tarafında; konuşuyorlar:
“Bana ne yapmak istediğinden bahset bakayım?”
Kız:
“Size, doktora tezimden bahsetmiştim.”
Dedi. Evet anlamında başını salladı, ihtiyar.
“Mümeyizler tezimi beğendiler, Dayı.”
“Şimdi ne yapacaksın?”
Kızın yüzündeki tebessüm yayılıverdi, birden. Sonra, sevinçli bir sesle cevap verdi:
“Dün bu hususta anlaştım Dayı.”
Dedi. İhtiyar:
“Ne gibi?”
“Stajımı yapacağım!”
“Desene, bundan sonra, yorgunluk safhası başlıyor?”
Kız ciddileşti:
“Hayır Dayı! Ben o fikirde değilim…”
İhtiyar:
“Niçin?”
“İnsan hayatında, çalışmaktan daha huzurlu bir şey olabilir mi…”
Bu sırada, masaya doğru, bir gençle, 40-50 yaşlarında bir adam yaklaştılar. Yaşlı adam tebessümle:
“Ooo! Maşallah, bu ne sohbet?”
Dedi. Masadaki kadın, kendisine ciddi bir edayla:
“Ne yazık ki, kısa sürecek…”
Diye imada bulundu. Delikanlı:
“Demedim mi Baba?”
Dedi ve kadının yüzüne baktı. İhtiyar da, hafiften çıkıştı:
“Geç kaldın oğlum, nerede ise gemi kalkacak!”
“İşlerimi ancak bitirebildim, Ağabey.”
Dedi. Kız konuşmaya başladı, yine:
“Sonra Dayıcığım, iki sene sonra stajım bitecek…”
Dedi ve sözünü bitiremeden, kardeşi lâfını ağzında bıraktı:
“Haa! Şu mesele. Onu kanuşturmaya dur Dayı; insanı kanunlarından bıktırır.”
Kız sinirlenmişti:
“Ne zannediyorsun, kıskançlığından kabına sığmıyorsun, ukâla…”
Dedi ve yüzünü yan çevirdi. Delikenlı güldü:
“İktisadı bitireli daha bir yıl oldu, kızım. Baş parmak sajı görüyoruz, şimdi”
Dayı, ciddi bakışla kıza sordu:
“Stajı bitirince ne yapacaksın?”
Kız:
“Bir büro açıp, çalışacağım…”
İhtiyar:
“Güzel daha başka düşüncen yok mu? Ben düşündüm ki…”
Bu kere de, ihtiyarın lâfı ağzında kaldı:
“Amma da yaptın Dayı! Lâf ebliği… Sonra da efendim, ideal erkeğini arıyacak…”
Baba hafiften sinirlenmişti. Oğluna tersçe bakıp:
“Sinan! Bu kinayeli konuşmalar da neden?”
Adam kızına dönü, yüzünü astı:
“Alev!”
“Hııhhh! Bilmez misin baba? Fesatlığı her yerde taşar, onun.”
Anne de kızına çıkştı:
“Alev, ayıp! Etraftan bizi dinliyorlar…”
Geminin ötmesi telâşlandırdı ve salonda bir kıpırdama başladı; uğurlamak için gelenlerden kimi garsona hesap soruyor, kimi el sıkışıp sarılıyordu. Defalarca tembihat ve bir sürü nasihat,bir uğultu dağılıyordu, gemide etrafa.
Kalktım, oturduğumn sandalyeden, ayrılırken gemiden; ne iktisadiyat var, ne hukukiyat! Sen Fransa’ya, ben Moda’ya… Haydi! Güle güle dedim Recai’ye, yürüdüm yalnızca…

Buruk Buruk Hikâyeler
İbrahim Ethem Aladağ

MEHMED’İN DÖNÜŞÜ
Saçtan yapılmış bir su deposuydu. Evin inşa edildiği günlerde takılmışve yirmibeş yılı aşkın süredir çürümeden dayanmıştı.
Fakat, ah o yalnızlık yok muydu?
Koskoca çatının içinde tek başına olması yetmiyormuş gibi bir de gün ışığından mahrum bulunması, işini iyice güçleştiriyordu.
Su deposu, takıldığının ikinci senesinde yalnızlığını kısmen de olsa gidermenin yolunu bulmuş ve kendisine bağlanan boruya:
-Ucundaki musluğa rica et, demişti. Evin içinde neler olup bittiğini, arada bir bize aktarıversin.
Deponun bu teklifi zorda olsa kabul edilmiş ve musluktan aldığı haberler, onun karanlık dünyasını aydınlatmaya başlamıştı. Artık depo, bazen suyunun neden birkaç saat içinde tükendiğini çok iyi biliyordu. Bunlardan ilki Kurban Bayramı’na rastlamıştı. Ev, tepeden tırnağa temizlenmiş ve kesilen hayvan için bol su gerektiğinden, depoyu kısa sürede boşaltmıştı.
Üç ay sonra musluktan, ev sahibinin düğün yapacağı haberini aldı. Ve düğün günün tıka basa dolu olduğu halde, gelen kalabalığa ancak iki saat dayanabildi. Depo, bu tür günlerde elinden geldiği kadar idareliolmaya çalışıyor ve suyunu azar azar göndermeye gayret ediyordu. Böyle yaptığında, tekrar suyla dolana kadar huzurlu kaldığını farketmişti.
Su deposu, çatıdaki dördüncü senesinde, musluktan sevinçli bir haber daha aldı. Evde artık üç kişiye hizmet edilecekti. Sahiplerinin nurtopu gibi bir erkek çocokları dünyaya gelmiş ve O’na dedesinin ismi verilmişti: Mehmed.
Birkaç gün sonra musluktan:
-Mehmed’i yıkıyorlar, müjdesini duyduğunda, sevinci dahada arttı. Onun ilk banyosu için büyük bir titizlik göstermeli ve suyunun en berrak kısmını göndermeliydi. Depo, daha sonraki günlerde de onun bezleri için aynı titizliği göstermeyi ihmâl etmedi ve Mehmed’in büyümesini adıdm adım soruştruyordu.Musluktan aldığı haberlerle saçlarının uzamasını, emeklemesini, yürümeye başlamasını ve okula gitmesini hayâlinde canlandırarak kendisini avutuyor ve Mehmed’i görmüş gibi oluyordu.
Yıllar böylece akıp gitti. Su deposu yaşlanmıştı, Mehmed ise yağız bir delikanlı olup askere gitmişti. Depo sanki ilk defa yalnızlık çekiyor ve ona kavuşmak için suyunun her damlasıyla dua ediyordu.
Mehmed’in dönmesi bir hayli geçikti.
Ve günün birinde su, her zamankinden fazla kullanılmaya başladı. Evdeki faaliyet, yaşlı deponun gözünden kaçmamıştı.
Sebebini musluğa sorduğunda, yirmi yıl önceki gibi:
-Mehmed’i yıkıyorlar, cevabını aldı. Doğu sınırında askerlik yaparken, vatan hâinlerinin kurşunlarıyla vurulan Mehmed’i yıkıyorlar.

Hayatın İçinden
Cüneyd Suavi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir