Sait Faik’in Hikâyeciliği ve Türk Hikâyeciliğindeki Yeri

Sait Faik’in Hikâyeciliği ve Türk Hikâyeciliğindeki Yeri

Türk Edebiyatı’nda batılı anlamda hikâye,diğer ebedi türlere kıyasla daha geç benimsenmiştir. Bunda hikâyeyi basit kabul edenlerin yanında,türün bizdeki ilk örneklerinin,özellikle halk hikâyesi geleneğinin iyi yorumlanamamasının da payı olmuştur.

Edebiyatımızda Sait Faik’in hikâyeleri,türün belli bir forma ulaştığı 1930’lu yıllarda ortaya çıkar. Ömer Seyfeddin,Refik Halit,Yakup Kadri gibi sanatçılarımız,geçen asrın sonlarındaki hikâyeleriyle türün edebiyatımızda seviye kazanmasını sağlamışlardır.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde,toplumun geçirdiği bunalımlı günler,edebî zevkin değişmesi,her gün binlerce dramatik olayın yaşanması sanatçıları karşılarında buldukları malzeme yığınlarından yeni ve cazip konular aramaya sevk etmiştir. İşte böyle bir ortamda Sait Faik de konularını gözlem yoluyla seçmiş ve onlar bireysel anlayışına göre düzenlemiştir.

Sait Faik,hikâye yazmadan önce,hikâyesini yazacağı insanların hayatını tanımaya çalışmıştır. 1949’da bir mülâkatta buna işaret eder: “…Cemiyetimizde ahlâk telakkileri değişiyor. Bugün “eskiler” diye adlandırılan yaşlı muharrirler,hayata,cemiyete yukardan bakıyorlardı. Halâ da öyledirler. Hayata karışmıyorlar,yalnız tepeden seslenerek cemiyeti düzeltmek sevdasındalar. Bize gelince: Cemiyeti düzeltmek hususunda hiç bir iddiamız yok. Biz cemiyette,insanlarımızla birlikte aynı hayatı yaşamak istiyoruz.”

Sait Faik için sık kullanılan bir tanımlama bir hikâyeciden çok bir şairin ruhsal yapısına sahip olduğudur. Onun için Peyami Safa: “Sait bütün istek ve iddialarına rağmen bir şarklı idi,şairdi ve aristokrattı. Bunun için halka inemedi. Bir milletin,hatta bir sınıfın değil,bohem ve artist bir çevrenin sevdiği adam olarak kaldı„ demektedir. Ancak şair mizaçlı ve şarklı olması hikâyeci için bir kusur değildir. Kendisi de hikâye gibi şiir yerine şiir gibi hikâye yazmayı tercih etmiştir. Ancak,Peyami Safa’nın halka inemedi tezi,Sait Faik’in bu konuki çabalarına uymamaktadır. Ölümünden birkaç ay evvel gittiği Bursa’dan dönüşünde neşeli olmasının sebebini soran annesine: “Anne,beni kasketle görünce herkes usta diye çağırdı…Çok hoşuma gitti…„ diyen bir insanın halka inememesi söz konusu olamaz. Hikâyelerinin kahramanları,hayatlarını tanıdığı ve onlar gibi yaşadığı kimseler olmuştur.

Hikâyeye lise onuncu sınıfta,edebiyat hocasının verdiği bir ödevle başlayan Sait Faik,belli aşamalardan sonra kendi çizgisine ulaşmıştır. Başlangıçta tasvirci-gözlemci bir sanatçıdır. Olayları gözlemlerine göre tasvir etmek yoluyla realiteye uygun bir olay oluşturmayı amaçlamıştır. Duygu,bu gözlemci sanatçının hemen her hikâyesinin içinde yer almaktadır. Örneğin “İpekli Mendil„de olayı duygusal bir sebebe bağlar ve hikâyede gerilimi olayda bir duygu atmosferi oluşturmak yoluyla temin eder. Bu dönemde Sait Faik’in kahramanları geneli yansıtan insanlardır ve toplumdaki benzerleri arasından seçilmişlerdir. Bu özellikleriyle o, bir yandan Ömer Seyfeddin,Yakup Kadri gibi hikâye sanatının ustalarına benzerken bir yandan da “toplumun alt katlarından„ insanlar seçtiği için sosyal gerçekçi akımda yer almıştır. Ancak kahramanlarını “küçük insanlardan„ seçmek yazarı toplumcu-gerçekçiliğe bağlamak için yeterli bir sebep değildir. Sait Faik, küçük insanın ekmek kavgasına yönelik ideolojik sanat anlayışının dışında kalmış, kavgasız ve hayatından şikâyet etmeyen küçük insanın hayata bakışını vermek istemiştir. Küçük insanın bilinmeyen yönlerini gösteren ve güçlü bir akım haline getiren yazarımız Sait Faik’tir.

Sanatçı Semaver’deki hikayelerinde mevcut geleneğe dokunmazken Sarnıç’la beraber yer yer alışılmışın dışına çıkmaya başlar. Böylece Sait Faik yaşantısını sanatına yansıtma yolunda bir adım atar. Sadece dışa değil, insanın iç duygularına ve hayallerine ulaşmaya çalışır. Kahramanlarını yine küçük insanlardan seçerken artık içe yönelir, bilinçaltına inmeye çalışır ve bu insanlara bireyin küçük dünyasındaki olayların sebeplerini açığa çıkarmak amacıyla yaklaşır. Olayların yerini duygular,düşünceler ve hayâller alır. Temel felsefesi insana sevgiyle yaklaşmak olan Sait Faik insanların dünyalarını tanımaya çalışır ve bunun için çok gezer. İnsanları içinde bulundukları ortamlarda tanıdıktan sonra onların iç dünyalarını çözmeye çalışır. Peyamî Safa Sarnıç’ın yayınlanması sebebiyle yazdığı bir makalede bu kitabın “Sait Faik’in ismini yoksul edebiyat tarihimizde ebedîleştirmeye yetecek büyük kıymetlerle dolu„ olduğunu belirtir.

Sarnıç’taki bazı hikâyelerde karşımıza çıkan olayı ikinci plâna atma çabası Şahmerdan’da da devam ederken Lüzümsuz Adam’la beraber Sait Faik “yeni hikâyeye yönelir. 1940’lı yıllarda yazdığı hikâyelerle birlikte, kendine has bir çizgi tutturma isteğinin hayatındaki gelişmelerle güçlenmesiyle ortaya çıkan bu yeni tarz iyice açığa çıkar. Hayâl ve hatıralarda yaşama şeklinde olan bu tarz Sait Faik’in ikinci dönemini oluşturur. Sanatçı, hayatta karşılaştığı olay ve insanları kendi iç dünyasında değerlendirir ve yeniden yaşar.

Olay örgüsünün içinde “ben„ ve “ben„e ait ruh halleri vardır. Yazar, “ben„i olay örgüsünün dışında tutmaz. “İyice tanımadığı bir insanı anlatmaya kalkmadığı gibi,bilmediği heyecanlardan,duygulardan söz açmaz. Bütün yazılarında kendini anlatır gibi bir eda varsa eğer,bu,herhalde sadace kendi bildiğini, kendi duyduğunu, kendi hayâl ettiğini anlatmak istemesinden…„ kaynaklanmaktadır.* Onun kahramanlarının belirgin iki özelliği vardır: Hayâl gücü ve geçmişte yaşama. Ancak kahramanlarının hayâlleri maddi hırslar değildir. Onların hayâli iyi ve güzelin hâkim olduğu, mutlu olabilecekleri bir dünyadır. Zaten Sait Faik’in hikâyelerinde kötülüklerin olmadığı bir toplumda küçük şeylerle de mutlu olabilen insanlar vardır. Sanatçının “küçük insan„ları seçmesinin nedeni de bu anlayışı o insanlarda bulmasıdır. Az da olsa yer verdiği zengin insanlar sadece küçük şeylerle de mutlu olabilen insanlarla karşıtlık oluşturmaları için yer almışlardır. Bu küçük adamlar hakkında Tahir Alangu şöyle söyler:

“Halk tabakası aydınlar kadar gerçeğe bağlı olsaydı XX. Yüzyılın ortasında “epike„ basamaklarında kalmazlardı. Onların kafa ve rûh yapıları, çözümleyici gerçeği sert ve çetin, tatsız ve yorucu gerçeği kavramaya değil, düşlerle avunmaya daha elverişliydi.„**

Sait Faik’in kahramanları ise, tıpkı kendisi gibi, genellikle hayâlleriyle yaşamaktan vazgeçemedikleri için, çevrelerine uyum sağlayamamışlardır. Gerçekten kaçış ve çevreye ilgisizlik ve uyumsuzluk onun kahramanlarının genel eğilimidir. Burada saydığımız birkaç özellikten de anlaşılacağı gibi aslında Sait Faik’le kahramanları arasında bir ayrım yapılamaz, çünkü kahramanları aslında bizzat kendi iç dünyasının hikâye aynasından yansımalarıdır.

*:Sabahattin Kudret Aksal, “Bir Yazar,Bir Kitap„ , Türk Dili d. Eylül 1953, C.II, N.24, s.822
**:Tahir Alangu, “Sait Faik’in Hikâye Anlayışında Gelişmeler„ , Ataç d. 1 Mayıs 1964, N.25, s.4

-19-
Sait Faik, 1948 yılından itibaren geleneksel hikâyeden iyiden iyiye kopmuş, “özgün hikâye„ denilebilecek bir yolu tercih etmiştir. Başkalarının etkisinde kalmadan yazma eğilimi, geçmişi yeniden yaşama, çevresindeki olayları hayâllere dönüştürme ve gerçeğin sınırlarını zorlama, onu gerçeküstü bir anlatıma yöneltmiştir. Küçük insanın dünyasını kendine has bir tarzla yorumlar ve içgüdüleri,bilinçaltını,hayâlleri ve duyguları yansıtmaya çalışır. İnsanlar alışılmışın dışında davranışlar göstermekte eşyalar, gerçeküstü şekil ve renklere sahip olabilmektedirler.

Sait Faik’in son dönemi Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabıyla beraber sürrealizme geçişidir. Ancak sürrealizmin bütün özelliklerini onda bulamayız. “Sait Faik, sürrealizme, içe tepilmiş isteklerini düşsel bir dünyada gerçek göreme isteğinin verdiği dayanılmaz, ama o ölçüde olağan bir tutkuyla düpedüz, kendiliğinden kayıvermiştir.„

Sanatçı, “tasvirci-gözlemci„ bir anlayışla başladığı yazı hayatında belli bir süre gerçekçi ve geleneğe bağlı hikâyeler yazdıktan sonra gözlemi olayları içinde değerlendirmek için bir araç olarak kullanmış ve dışardaki olayları kişisel bir biçimde yorumlamıştır. Böylece “tasvirci-gözlemci„ anlayıştan “tahlilci-gözlemci„liğe geçmiştir. Sürrealizme yöneldiği son dönemde bile hikâyenin başka yönlerine kolayca kayabilen bir yapı göstermiştir. Bütün bu özellikler onun kimseyi taklit etmeyen bağımsız hikâye anlayışının sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sait Faik hikâyeleri işlenen konular açısından da zengindir. Onun hikâyelerinde monotonluk ve tek tiplik olmadığı gibi belirli konularda da takılı kalmamıştır. Olcay Önertoy’a göre onun hikâyeleri insan ve toplum, insan ve tabiat, psikolojik konular olmak üzere üç grupta toplanabilir.

İnsanı anlamak ve anlatmak Sait Faik’in temel derdidir. Edebiyatımızdaa bir kısım yazarlar toplumun sorunlarıyla ilgilenirken o, bireyin iç dünyasını inceleyen grupta yer almıştır. İnsan, yaşama biçimi, hayâlleri, korkuları ve mutluluklarıyla onun hikâyelerinin baş kahramanıdır. Sair Faik kendinden önceki büyük ölçüde toplum meselelerini inceleyen yazarları “tepeden seselenerek cemiyeti düzeltmek„ tutumlarından dolayı eleştiri. Kendisi ise sadeca “insanlarımızla birlikte, aynı hayatı yaşamak„ arzusundadır. Toplum onun için sadece insanı anlatmak için kullandığı bir dekordur.

Sait Faik’in insana yaklaşımı sevgiyledir. Küçük insanları sevdiği için hayatlarını tanımaya ve iç dünyalarını çözmeye çalışır. Kibar çevreyi sevmeyen yazar, yaşamanın zevkini küçük insanların arasında bulur. Yazarı onlara yönelten önemli sebeplerden biri de doğallıklarıdır. Sait Faik, aynı zamanda evrensel bir sevgiye sahip bir insandır. Dil, din ve millet farkı gözetmeden hikâyelerinde her insana sevgiyle yaklaşmıştır.

Hikâyeciliğimizin gelişme çizgisinde Sait Faik’in payı önemlidir. 1950-1960 arasında toplumcu ve bireysel olarak iki yönde gelişen hikâyede Sait Faik, anlatım incelikleriyle süslü, biçim kaygısından uzak ikinci kanadın öncüsü olarak edebiyat tarihimizde önemli bir yer tutar.

Sait Faik, Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirin biçimini yenileştirdiği yıllarda hikâyenin teşhir, düğüm, akıbet ve entrig gibi geleneksel oyunlarını yıkarak bir “özgür hikâye„ yaratmıştır. Bu özgür hikâye zaman zaman denemeye, zaman zaman şiire benzeyen; bazen de hiçbir şeye benzetilemeyecek bir tarzdır. Orhan Veli ve arkadaşlarının getirdiği yenilik, yıllar öncesinden Batı edebiyatına açılan şiirimizin gelişme çizgisi içinde açıklanabilir. Oysa Sait Faik sanat hayatının hiçbir döneminde sadece Batı edebiyatının değil hiçbir edebi anlayışın etkisinde kalmamıştır. Ayrıca onun, kendinden önce gelen hiçbir hikâyeciden yararlanma olanağı yoktur, bu “devrim„i tek başına gerçekleştirmiştir. Bu başarıyı Fethi Naci “bireysel yetenek„ ve “yaratıcı güç„le açıklamaktadır.

Sait Faik’in Türk hikâyeciliğindeki diğer büyük “devrim„i ise yeni bir hikâye dili yaratmış olmasıdır. İlk dönem hikâyelerinde alışılmış kitap cümleleri kullanırken, ikinci dönemiyle beraber konuşma dilinden, halk arasındaki argodan yararlanmaya başlar. Buna bağlı olarak devrik cümlelerinin sayısı hızla artar. “Sait Faik, halkın dilinden yararlanarak yarattığı yeni hikâye diliyle yazdığı hikâyelerde anlatımını tekdüzelikten, durgunluktan, uyuşukluktan kurtarır.„* Son dönem hikâyeleriyle beraber dilini yeniden değiştirerek söylemek istediklerine uygun bir dil kullanır: “Zaman zaman bir sayıklamaya, zaman zaman bir çığlığa dönüşen bir dildir, bu.„*

Sonuç olarak, modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden sayılan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle Türk edebiyatının en önemli sanatçılarındandır. Oktay Akbal’ın kendi hikâyeciliği için: “…,Sabahattin Ali,Sait Faik öykücülüğünün etkileri. Öykü derken ille de başı sonu belli bir olayı anlatmak inancı değişmiş. Kendimi, kendim sandığım birini, bir insanı gündelik,basit,iç yaşamıyla vermek denemeleri. Meydan, semt, köprü gibi semt görünüşlerini vermek istekleri, ilk köklü sevgilerin belirtileri…„ derken geldiği son çizgi Sait Faik’in yarattığı “özgür hikâye„ye bağlıdır. Bu da, Sait Faik’in kendi kuşağına ve sonraki kuşaklara etkisini ifâde etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir