Sait Faik’in Fizikî ve Psikolojik Yapısı

Sait Faik’in Fizikî ve Psikolojik Yapısı

Her sanatkârın eserlerinin oluşmasında ayrı sebepler bulunabilir. Aynı şekilde,her sanatçının eserlerinde karakterinin izlerini bulmak mümkündür. Her eser,sanatçının dışında var olsa da,onun izlerini taşır. Hele bir sanatçı,Sait Faik gibi,eseriyle kişiliği arasındaki ilişkiyi hissettirecek ölçüde bir özellik taşıyorsa,arada bir bağın kurulması daha da önem kazanmaktadır.

Sait Faik,hayatının bütün dönemlerinde çevresiyle uyuşmazlık gösteren bir yapıya sahiptir. Bu uyuşmazlığın temel sebepleri psikolojik olmakla beraber fizikî yapısının da bunda etkisi vardır. Uyuşmazlık onda her şeyden şikâyetçi olan bir kişilik meydana getirmiştir,denebilir. İyi göründüğü,her şeyi iyi ve güzel gördüğü zamanlar pek az olmuştur. Hikâyelerindeki kahramanlarında olumsuz taraf aramamış olması,onların daima iyi yanlarını bulup o yönleriyle ele alması,onun ideale ulaşma düşüncesini yansıtır. Yoksa kendisi hayatı hep güzel gören biri değildir. Her şeyden şikâyet onu kendinden razı olmamaya kadar götürmüştür. Çevresindekiler bu memnuniyetsizliğini sezdikleri gibi,kendisi de sözleriyle bu durumu açığa vurmuştur. Arkadaşı Sabahattin Batur’a söylediği “Yani,ben evlenilmeyecek kadar çirkin miyim?” sözü,belki onun zaman zaman zihninden geçen bir düşünce de olmuştur. Evlenmemesinin sebepleri arasında,bir kompleks halini alan bu duygunun tesirini de görmek mümkündür.

Sait Faik’in psikolojik yapısı üzerine bir çok şey söylenildiği halde,fizikî yapısı üzerinde pek durulmamıştır. Halbuki onun fizikî yapısının ruh dünyasında da etkileri görülür,bu etki eserlerine kadar devam eder. Onun lise yıllarında hocası olan Hakkı Süha (Gezgin),yazarı şu cümlelerle tasvir eder:

“Uzun bir boy,endamlı bir yapı,şişkin şakaklar üstünde kabarıklığı çoğalan sarı saçlar. Galiba her rastladığı berbere girdiği için,bu saçlar hiçbir zaman iyi kesilmez. Şapkasının markası ne olursa olsun,başında iyi durduğu görülmemiştir.

Çıkık elmacıklı Türkmen yüzünde açık mavi gözleri,birer hülya penceresini andırır. Akları hemen daima kanlıdır. Öyle dalgın bakar ki,yüzünüze saplandıkları vakitlerde de,sizi görüp görmediklerini pek kestiremezsiniz.

Geniş ağzında dudak yok,gülüş vardır. Methe güler,iltifata güler,hiddete siteme,tenkide güler.”

Maddî bakımdan her türlü imkâna sâhip olduğu halde,kıyafetine önem vermeyen Sait Faik,oldukça sade giyinmekten hoşlanır,giyim konusunda kendisini zorlamaz. Hayatının her döneminde sadelikten hoşlanmış,lüks yerlerde bulunmak onu sıkmış,hikâyelerindeki insanları seçtiği mekanlarda ve hikâyelerindeki karakterler gibi insanlar arasında kendini rahat hissetmiş ve onlar gibi giyinmiştir. Kıyafetindeki bu sâdelik,oturup kalktığı yerlerde de kendisini gösterir. Kıyafeti,davranışı ve bulunduğu çevre birbirini tamamlamaktadır. İstanbul’da basit kıraathaneler,koltuk meyhaneleri,Burgazada’da balıkçı kahveleri,yalnız kalmak istediği zamanların dışında bulunduğu yerlerdir. Her ne kadar anlattıkları,genellikle buraların insanları olsa da,Sait Faik buralara hikâyelerine kahraman seçmek için değil,oralardaki yaşantıdan ve doğal olandan hoşlandığı için gitmektedir.

-14-
Sanatçının son zamanlarında,fizikî görünümü yaşından daha çok göstermektedir. Bu erken çöküşte yaşantısındaki düzensizlik ve avarelik kadar,hastalığının da etkisi olmuştur. Ölümünden birkaç yıl önceki dış görünüşünü bir başka arkadaşı şu şekilde anlatmaktadır:

“Geniş beyaz yüzünde açılmış iri,biraz patlak yeşil gözleri birkaç tutamı alnına düşmüş dağınık saçları,hafif yapılı yürüyüşüyle savaştan yeni gelmiş bir vikinge benziyor. Yorgun bir adam. Sesi de öyle. Kısık,nefes nefese. Yüz çizgileri,bakışları yaşına uymuyor. Daha ihtiyar bunlar. Ama dudaklarındaki çocuk gülümsemeler,çocuk kahkahalar.”*

Uzun boyu,mavi gözleri ve dağınık sarı saçlarıyla çirkin sayılmayacak bir görünüşün arkasındaki problem iç çatışmasıdır.

Sait Faik’in psikolojik yapısına gelince, annesine göre, “tanıdığı insanlardan hiç birine benzemeyen”,arkadaş çevresine göre, “kendisini çok yabancı hisseder,başkalarıyla münasebete girişmez” bir ruh haline sahip olan bir sanatçının bütün bu özellikleri eserlerindeki orijinaliteyi doğuruyorsa bunun sebebini araştırmak ve onun hayatında bu ruh halini doğuran faktörleri incelemek gerekir.

Sait Faik,altı yedi yaşlarındayken,annesiyle babası arasındaki geçimsizliğe şahit olmuştur. Bu geçimsizliğin ardından üç buçuk yıl süren ayrılıklarında,haftada sadece bir gün annesini görebilmiştir. Her şeyi anlamaya ve ilköğretime başladığı çağda meydana gelen bu ailevî sorunun onu sarstığı kesindir. Okula ve derslere olan ilgisizliğinde de bu sarsıntının etkisinin olduğunu söylemek için uzman olmak gerekmez. Anneden ayrı olmanın ezikliği,dedenin sahiplenici ve şımartıcı davranışlarıyla giderilmeye çalışılırken küçük Sait’te çevreyle uyuşamama ve hırçınlık ruhunun ilk belirtileri ortaya çıkar. Davranışlarındaki tutarsızlık onu ani değişimlere sürükler,basit sebeplerden dolayı kavga çıkarır ve arkadaş çevresinin tepkisini ve antipatisini toplar.

Sait Faik’i en çok anlayan ve koruyan annesi olduğu için,kadınlara karşı korku,hürmet ve bağımlılık hislerini bir arada duymuştur. O,kadını hem çok iyi hem de çok kötü görmüş,bunun için kadınla denk ilişkiye girişmemiş,erkeklerle daha iyi anlaşmıştır. Ancak bu anlaşma da uzun sürmemiş,hemcinslerinden üstün görünmek ve kendini ispat etmek arzusu onu uyumsuzluğa götürmüştür. Sonunda hiç kimseye inanıp güvenmeyen,insanlarla uzun süreli dostluklar kuramayan,haşin,kavgacı ve isyankâr bir insan olmuştur.

Bir sanatçıya ait olan ruh halinin yaşantısına olduğu gibi,sanatına da etkisi olur. Eserleri,doğrudan sanatçının hayatını yansıtmasa da içinde yazarın hayatına ışık tutacak ipuçları taşır. Sanatında belli bir görüşe bağlanmayan,içinden gelen sese uyan Sait Faik’in hikâyelerinde yaşama biçimi ve ruh dünyası hakkında,kesin olmasa bile,bir takım işaretler bulunmaktadır.

Sait Faik’in yaşadığı zamana ve topluma uyum zorluğunun sonuçlarından biri de geçmişi yaşama tutkusudur. “Sevmek Korkusu”, “Ben Ne Yapayım”, “Bilmem Neden Böyle Yapıyorum” gibi hikâyelerindeki kahramanların hayatlarında yazarın yaşantısından kesitlerin yer alması bu tutkuyu ortaya koyar niteliktedir.

*:Samet Ağaoğlu, “Aşina Yüzler:Fakat Hikâyeleriyle Kendi Kişiliğini Birleştirince,Bir Roman Çıkıyor Ortaya”,Meydan d. 29 Haziran 1965,N.24,s.18

-15-
Hikâyelerinin konularını ve kahramanlarını “muhitinden” seçen Sait Faik’in kendine de kişi kadrosu arasında yer vermesi,iç sıkıntılarını,bunalımlarını ve yalnızlığını “Ben”in ifâdeleriyle dikkatlere sunması veya olay örgüsünü kesip ferdî durumunu sezdirici söz gruplarına yer vermesiyle de yazar-eser arasındaki bağlantının varlığı dikkati çeker.( “Plajdaki Ayna”, “Hallaç” hikayelerinde olduğu gibi.)

Sait Faik’in ruh dünyasını şekillendiren olaylardan biri içinde yaşadığı toplumun gerçeklerine uyum sağlayamama ve bunun sonucu olarak çevresinden sürekli bir kaçıştır. Hakkında,özellikle yazılarıyla ilgili söylenen her türlü övgü de yergi de onu rahatsız eder. Bütün bunlar sanatçıya ait uyumsuzluğun dışavurumudur. Dış gerçeği olduğu gibi kabullenmeme ve yaşadığı çevreden kaçış yazarı kendine ait iç gerçekleri dış gerçeğin üstüne çıkarma çabasına götürmüştür. Bu,ilk bakışta bir sanatçı için ideal olanı ortaya koyma şeklinde düşünülebilir. Ancak Sait Faik’te bu durum bir sanat endişesinden kaynaklanmamış,dış ve gerçekleri olduğu gibi değil,olmasını istediği gibi değerlendirmekle kalmıştır.

Yazarın sergilediği bu ruh hali onu yalnızlığa ve iç sıkıntısına sürüklemiştir. Kendinden bahsedilmesini sevmeyen sanatçı,iç gerçek olarak gördüğü şeyleri dışa vurma ihtiyacını hikâye yoluyla gidermeye çalışmıştır. Onun için,Sait Faik’in hikâyelerinde değişik ruh hallerini birlikte yaşayan kahraman tipiyle sık sık karşılaşırız(“Plajdaki Ayna”, “Söylendim Durdum”da olduğu gibi). Samet Ağaoğlu’nun “Sait Faik’in kişiliğiyle hikâyeleri birleştirildiği zaman,çelişmeler içinde bir adamın hayatından ibaret bir roman ortaya çıkar. Bu çelişmelerin en esrarlısı maddî yaşamın çeşitli bağlarıyla ruhun sonsuz hürriyeti arasındadır.” cümleleri onun hikâyeleriyle arasındaki ilişkiyi en iyi özetleyen sözlerdir herhalde.

İç dünyasına ait duyguların gizliliğine başkalarının girmesini istemeyen yazar,bundan dolayı,ne düşündüğünü,neler hissettiğini açıkça söylerken kendine göre sır olarak kabul ettiği duygularını insanlarla paylaşmamıştır. Aynı şekilde, “bir yabancı elin o açık renkli gözlerden içine sinen imajlar dünyasına dalabileceği korkusuyla”* herkesten kaçmış,yalnızlığı tercih etmiştir. Onun kalabalıklardan uzaklaşıp yalnızlığı tercih etmesini, “dış dünyayı tek başına ve şahitsiz seyretmek isteği…” olarak değerlendirmek de mümkündür.

Çocukluğundan itibaren her fırsatta ortaya çıkan bu ruh hali,onu diğer yazarlardan ayıran özelliklerin kaynağıdır. Son zamanlarında uyumsuzluğunun ve çelişkilerinin farkına varan Sait Faik,bu durumunu kabullenmiş gözükür. Psikolojik çıkmazları sonuçta gerçeklerden kaçıp,bilinçaltı gerçeklerine yönelmesine ve Sürrealizme kayan bir çizgi takip etmesine neden olur.uz

Sait Faik’in diğer bir özelliği de suçluluk duygusuna sahip olmasıdır. Bu duygu, “Uyuz Hastalığı Arkasından Hayâl” hikâyesinde “ben de mücrimim herkes gibi…” hüküm cümlesiyle doruğa çıkar. Ayrıca yazarın lise yıllarında sınıfça cezalandırılmalarına sebep olan,hocanın sandalyesine iğne koyma olayından dolayı uzun yıllar suçluluk duyduğu da sınıf arkadaşları tarafından anlatılmaktadır.

*:Sabri Esat Siyavuşgil,“Sait Faik’i Anlamak”(Önsöz),Semaver-Kumpanya,İstanbul, 1965,s.10

Yazarımızın “varlığını ancak sezdiği güzellikleri arayan,bulamadığı için hüzünlü,yine bulamadığı ve sadece bulmak ümidiyle yaşadığı için bahtiyar bir insanın ruh hali”* olarak karşımıza çıkan avareliğini -ki bu özellikleri taşıyan kişileri “Sarnıç” ve “Havada Bulut” adlı hikâyelerinde görürüz- ,yalnızlığını,sebepsiz korkularını ve sonsuz enginliğe sahip ruhuyla bağdaşmayacak darlıkta”* cimriliğini de bütün bu özelliklere eklersek,onun çelişkilerle dolu ruh portresini ve karmaşık iç dünyasını biraz olsun anlayabiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir