SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR?


SPONSORLU BAĞLANTILAR

SAİT FAİK ABASIYANIK(1906-1954)

Sait Faik Abasıyanık, 23Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğdu.Babası Mehmet Faik Bey,
kereste, ceviz kütüğü ve zahire ticaretiyle uğraşıyordu.Aile, Abasızoğulları diye anılıyordu.Sait Faik, Soyadı Kanunu çıkınca(1934) ailenin adını Abasıyanık olarak onaylattı.Abasızoğullarının maddi durumu oldukça iyiydi.Çocukluğu Adapazarı’nda geçen Sait Faik, ilköğrenimini Rehberi Terakki adlı özel bir okulda tamamladı.Adapazarı İdadisi’nde öğrenim gördü(1921-1923).Babası Mehmet Faik Bey, Kurtuluş Savaşı sırasında belediye başkanıydı, ama bundan da önemlisi, yörede Müdafaai Hukuk Cemiyeti reisi idi.
Mehmet Faik Bey, savaştan sonra İstanbul’a göçünce, Sait Faik de 1925’te İstanbul Erkek Lisesi’ne yazıldı.Okulu,ders çalışmayı, sınava girdiği pek söylenemez:onunucu sınıftayken, Arapça öğretmenini minderine iğne konulması üzerine çeşitli liselere sürgün edilen 41öğrencinin arasında Sait Faik de vardı.Onun payına Bursa Erkek Lisesi düşmüştü.Bursa Erkek Lisesi’ni yatılı okuyarak, ancak 1928’de bitirebildi.Yazmaya lise yıllarında başladı:ilk şiirlerini1925’te kaleme aldı; İpekli Mendil ve Zemberek adlı ilk hikayelerini de 1926’da Bursa İdadisi öğrencisiyken yazdı.Basılan ilk yazısı ise, Uçurtmalar adlı hikayesidir(Milliyet, 1929).
Liseyi bitirdikten sonra, iki yıl kadar İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’nde öğrenim gördüyse de, kısa zamanda ”istediğinin” bu olmadığını anladı.Başka bir ”şey” yapması gerektiğini hissediyordu.Ama 1930’da babasının ısrarı üzerine, iktisat öğrenimi için Lozan’a(İsviçre) gitti; bir süre sonra da Grenoble’a(Fransa) geçti.Üç yıl bu şehirde düzensiz olarak edebiyat öğrenimi gördü.Bu yurtdışı deneyimi, Sait Faik’in sanatçı ve avare kişiliğinin oluşumunda derin izler bıraktı.Mehmet Faik Faik Bey, oğlunun okumasından umudu kesince, 1933’te onu geri çağırdı.Artık 27 yaşına gelen ve ”bir baltaya sap olması” gerektiğine inandığı oğlunu, ticaretten anlayan bir tanıdığını da ortak ederek, Unkapanı Yağ İskelesi’nde açtığı bir dükkanda işe başlattı.Siat Faik, bu işten hiç hoşlanmamıştı; o aradığı yaşam biçimini, yurtdışında geçirdiği yıllarda bulmuştu.Dükkanı çekip çevirmek, hesap-kitap, açıkgözlük işiydi.O, patatesleri değil, insanları düşünüyordu, ortağıysa kazık atmakta sakınca görmeyen biriydi; sonuçta iflas ettiler.
Mehmet Faik Bey’in ölümünden(1939) sonra Sait Faik, yurtdışında tadına vardığı yaşam biçimini kaldığı yerden sürdürme fırsatını buldu.Gerçi bir süre(2ay kadar, 1942) Hacıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı, Haber gazetesinde adliye muhabiri olarak çalıştı ama bu türden saatli, düzenli işler ona göre değildi.Adliye muhabirliğinden hikaye-röportaj arası, tadına varılmaz yazılarla kimi hikayelerinde kullandığı gözlemler kaldı.Artık kalabalıklarla omuz omuza, binler, onbinler içinde yalnız dolaşabilir; adanın tenha yollarında yürüyebilir; tütüncüden aldığı kurşun kalemi şehvetle yontabilir, arka cebinden eksik etmediği sarı defterini çıkarıp Dülger Balığı’nın Ölümünü, kendisi gibi patlak gözlü Panco’yu, Projektörcüyü, Barba Antimos’un namuslu seksen senesini birer birer yaşamak ve yazmak için kaleme kağıda sarılabilirdi.
Aslında Sait Faik’in yaşamı, renkli bir tekdüzelik içinde geçti.Bu, çalışkan fakat avare kişilik; o herşeye layık gördüğü insanların namussuzluklarını, sevecenliklerini, güzelliklerini, çirkinliklerini gördükçe, hep tek silahı olan hikayeye sığındı.Ne var ki, yayımladıklarından kazandığı para, kendisini geçindirecek gibi değildi.Düzenli kazancı yoktu.Annesi Makbule Hanım’ın eşinden kalan mülkleri akıllıca yönetmesi sayesinde sefalete düşmeden bohem yaşamını sürdürebildi.
1948’de hastalandı; siroz başlangıcı teşhisi kondu, sıkı bir perhize girdi ve içki içmesi yasaklandı.Kendi deyişiyle ”içme alatı” bozulmutu.1951’de tedavi olmak üzere Fransa’ya(Paris) gittiyse de, çok geçmeden ”kaçarcasına” İstanbul’a döndü.1953’e kadar süren bu hastalık psikolojisi ve perhiz, onu umutsuzluğa, yaşamdan soğumaya sürükledi.1953’te yazlarını geçirdiği Burgaz Adası’ndaki köşkü bırakarak, Şişli’deki apartmanına göçtü.Bu arada perhizi bozmuş, eski bohem yaşamına dönmüştü.Yemekborusu kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldı; 11Mayıs 1954’te sürekli kan kaybından öldü.Ertesi gün Zincirlikuyu Mezarlığı’na gömüldü.Yağmurlu bir gündü ve cenaze törenine katılan adalı dostları, balıkçılar, kundura tamircileri, manavlar vb. Sait Faik’in ”büyük bir adam” olduğunu, ancak o gün, yapılan görkemli töreni, kalabalığı ve kalabalık arasında bulunan ”büyük adamları” gördükleri zaman anladılar.Ölmeden bir yıl önce, ”modern edebiyata yaptığı hizmetler” dolayısıyla Amerika’daki ”Mark Twain Derneği”ne onur üyesi seçildi.Ölümünden sonra annesi Makbule Abasıyanık, her yıl, o yılın en iyi hikaye kitabına verilmek üzere Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kurdu(1955).
Sait Faik ilk dönem hikayelerinde(Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan) gerçekliğin zemininden ayrılmadan ama gerçekliği tıpatıp taklit de etmeden, toplumdaki ”ham” insanlanları olgunlaştırmaya yönelir; bunun için de tıpkı tasavvufçular gibi, ”sevmek” der; ”…bir insanı sevmekle başlar her şey”.
İnsan, Sait Faik hikayesinin merkezidir, özüdür.Kimi zaman ”ben”dir, kimi zaman çevresindeki insanlar; adalı balıkçılar, Rum berber, birbirlerine sokularak koşuşan ”birtakım insanlar”, vapur projektörcüleri, Ermeni balıkçılar, Halıcıoğlu’ndaki bir fabrikanın bir haftalık işçisi olan Aliler, kayığını temizlemeye gelen yanaşmaya yer vermeyen balıkçı reisleri, ”şehri unutan adam”lar, üçüncü mevkide yolculuk edenler, durmadan terleyen adamlar, ”adam olan” oğluyla övünen gazete müvezzileri, dostu Panco… ve bu sayısız ”insan”ın dostlukları, kalleşlikleri, sevecenlikleri, aşkları, şehvetleri, umutsuzlukları, ayyaşlıkları, yaşam karşısındaki acemilikleri, bilmişlikleri, saflıkları…Bütün bu insanlara, sevgiyle bakar Sait Faik.”Hepimiz şu insanlardandık,” diye düşünür(Tüneldeki Çocuk).
Hulki Aktunç’un belirttiği gibi Sait Faik, ”kensindinde başkalarını, başkalarında kendisini aramak üzere yola çıkmıştır”.Başkalarını, insanları anlatırken kendi serüvenini anlatmaktadır veya bir başka deyişle, kendi serüvenlerini başkalarında bulur.
Bu üç kitabında, kimi zaman doğrudan, kimi zaman dolaylı olarak, toplumsal eşitsizlikleri, insanların acımasızlıklarını,sevgisizlikleri veya sevgileri, konu edindi.Sait Faik’in hikayelerinin eksenini insan sıcaklığı oluşturur; o okuruna, herşeyden önce bu insan sıcaklığını aşılamaya yönelmiştir.
Sait Faik’in ilk dönem hikayeleri, klasik hikaye yapısındadır; sağlam birer serim-düğüm-sonuç çizgisini izler.Anlatıcının ”ben” olduğu hikayelerde bile ”ben” ile ”başkaları” arasındaki ilişki(olay) temel konuyu oluşturur; bir başka deyişle, yazar, kendi dışındaki dünyayı anlatır, bu nedenle de gözlem ve deneyimler, ilk hikayelerinin temel malzemesini oluşturur.Sait Faik’in anlatımının ve üslubununun ayırıcı özelliklerinden sayılan şiirselliğin ilk izleri de yine bu hikayelerde görülmektedir.Onun insan sıcaklığını okura aktarabilmesini sağlayan ve konu edindiği toplumsal sorunları keskinliklerinden arındırarak yumuşatan da, bu şiirselliğe yönelen anlatım özelliğidir.
Sait Faik, ikinci dönem hikayelerini Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havuz Başı, Son Kuşlar, Az Şekerli, Havada Bulut, Alemdağda Var Bir Yılan adlarıyla kitaplaştırır (1948-1954).Bu hikayelerinde ilk hikayelerindekinden çok başka bir hikaye anlayışına yönelmiş değildir.Bununla birlikte, bu hikayelerinde ”başkaları” ndan çok, ”ben”e yönelir; bir başka deyişle, başkalarını aldatırken de kendi ”ben”ini anlatır.
Bu dönemde Sait Faik, hem bohem yaşamını sürdürür hem de kendisini daha çok dinlemeye başlar; kendisini ”lüzumsuz bir adam” olarak hisseder: ”ben bir acayip oldum.Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum.Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile” (Lüzumsuz Adam).Bunda, bünyesinde belirmeye başlayan siroz hastalığının da önemli bir rolü olduğu söylenebilir.Bu nedenle, ”başkaları” arka plana atılmış gibidir; insan sıcağı sürmesine sürer de, önceki hikayelerinde görülen ”umut”un yava yavaş solmaya, insana olan güveninin yitmeye, ”kalabalık içinde yalnız bir adam”ın belirginleşmeye başladığı gözlemlenir.
Sait Faik, toplumsal veya kişisel sorunlar karşısında radikal değildir.İlk dönem hikayelerinde de görülen bu özelliği dolayısıyla toplumcu anlayışı savunanlarca eleştirilmiştir bile.Ama ona göre, sorunlardan söz etmek demek, politika yapmak demek değildir.
Sait Faik bu hikayelerinde, insanları yorumlarken, yine de hiçbir kahraman için kötü birşey söylemez, olumsuz bir yargıda bulunmaz.Dahası, kendisini, ”içindeki ben”i anlattığı İnsan Gibi Bir Şey:Huy hikayesinde Huy, şöyle der:”kötülük, kötülük diyosunuz.Böylece asıl kötüğü maskelediğinizi, asıl kötülüğü bunlarla kurduğunuzu ne zaman anlayacaksınız?Eskiden, bilmeyerek böyle yaptığınızı umar, saffetinize saygı duyardım.Şimdi, mahsus asıl büyük kötülüğü saklamak için, küçük kötülükler, masum kötülükler icat ettiğinizi biliyorum”.
Son Kuşlar hikayesindeyse, o zaman henüz gündemde olmayan bir sorunu, doğanın yok edilmesi sorununu işler ve tatlı bir alaysımayla(ironiyle), ”dünya değişiyor dostlarım” der, ”günün birinde, gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler(yani kuşlar) göremeyeceksiniz.
Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik’in üçüncü dönemin ürünü olarak görülebilir.Bu kitaptaki kimi hikayelerde, başkalarından söz ederken de hep kendisini anlatır:Öyle Bir Hikaye’de, ”Atikali!” diye bağırarak yolcu çağıran şoför de, Panco’da, evlerin birinden fırlayıp, ”dostumu öldrdüm abi, sakla beni!” diye anlatıcının üstüne çullanan Hidayet de, hep kendisidir.Başkalarıyla iletişimi belirsizleşmiştir; gece yarısı kendisini sokakta çeviren kolluk memurları ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:”üstümü aradılar.Kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var.Bir hikaye müsveddesi, Panco’nun bir resmi, bir kalem daha.
_Nüfus kağıdın yok mu yanında?
_Yok!
_Ne iş yaparsın?
_Yazı yazarım.
_Ne yazısı, katip misin?
_Katibim.
_Kimin yanında?
_Kocaeli İkbal anbarında”:Kolluk memurlarının söylediği, kendisiyle toplum arasındaki ilişkinin bir yorumudur sanki:”hadi bakalım tabana kuvvet.Dolaşma gece vakti, ihtiyar halinde”.Artık İstanbıl da(bir hikaye mekanı olarak) olumsuzlanır.
Sait Fiak hikayesi, baştan sona hem önemli değişiklikler gösterir hem de hiç değişmez:hikayenin asıl öğesi olan insan, değişmez; mekan(İstanbul, Ada, Beyoğlu, sinemalar, mahalle kahveleri vb.) değişmez; değişen Siat Faik’in insana ve mekana bakış açısıdır.Bu nedenle, Sait Faik’in Türk hikayeciliğinde örneği pek az görülen bir ”ben” hikayecisi olduğu söylenebilir.Bu yargı, anlatıcının hem ”ben”, hem üçüncü kişi olduğu hikayeler için de geçerlidir.Daha da ileri gidilerek denilebilir ki, Sit Faik hangi konuyu işlerse işlesin, hangi biçimde yazarsa yazsın(Mahalle Kahvesi’nde kullandığı klasik üslup olsun, Çarşıya İnemem’de kullandığı izlenimci üslup olsunveya Alemdağda Var Bir Yılan’daki gibi gerçeküstücü öğeleri kullandığı hikayelerinde olsun), aslında tek bir hikayeyi yazar.
Siat Faik, yaşamı hikayenin arkasında görür, insanları kelimeleri süzgecinden geçirerek yansıtır.Var oluşunun nedeni hikayedir; hikayesini besleyense, bohemdir.Hatta, daha da ileri gidilerek, onun bir ”yaşam mistiği” olduğu, bu mistiğin öğretisininhikayelerinde gizli bulunduğu da söylenebilir; öyle olmasa, neden ”nereden gelirse gelsin; dağlardan, kırlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten…, bir ”hişt hişt” sesi beklesin”(Hişt Hişt); neden durup dururken plajdaki aynatı kırsın, sonra da aynayı kimin kırdığını anlamaya çalışan kalabalığın arasına katılıp, merakla, kimin kırdığını soruştursun(Plajdaki Ayna)?
Sait Faik’in iki romanı vardır:Medarı Maişet Motoru ve Kayıp Aranıyor.Medarı Maişet Motoru adından da anlaşılacağı gibi(medar-ı maişet:geçim aracı, ekmek teknesi), ”geçim”in insanların yaşamındaki, ”moral”i üzerindeki etkilerini konu edinir.Dört bölümden oluşan roman, Kondos(Rumca ”kısa boylu”) lakaplı Ali Rıza’nın, kızı Melek’in, evlatlığı Hikmet’in ve Melek’e aşık olan Fahri’nin serüvenini anlatır.Fahri’nin ölümü üzerine Melek, Ada’tı terk eder.Melek’i seven Hikmet, onu Beyoğlu’nda bulursa da, bir şoförle evlendiğini öğrenir.Hikmet bir hırsızlık olayında iftiraya uğrayarak hapse düşer.Konsolos Ali de serserilik ve sarhoşluk yüzünden tutuklanır.Bu arada Hikmet’in ”Medarı Maişet” adlı motoru da batmıştır.Asıl batıp giden küçük insanların yaşamıdır.
Medarı Maişet Motoru, bir romanda bulunması gereken organik bütünlükten yoksundur.Olayların gelişimi içinde, dramatik veya trajik bir çatışma yoktur.Hikayelerinde olduğu gibi, Sait Faik, romanında olayı geliştirirken, yalnızca betimlemelere ve izlenimlere dayanır.Sait Faik bu eserini ”hikaye kitabı” olarak niteler.Roman, ”kahramanları rahat etmek amacıyla hapse girdikleri için” Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı(1944).Aklandıktan sonra, ikinci ve üçüncü basımı Birtakım İnsanlar adıyla, 1970’teki dördüncü basımı ise Medarı Maişet Motoru adıyla yapıldı.
Kayıp Aranıyor, emekli konsolos Vildan Bey’in kızı Nevin’le balıkçı Cemal’in aşkını anlatır.Nevin, Avrupa’da okumuş, serbest tavırlı, yabancı dil bilen bir kızdır.Gazetecilik yapan kocası Özdemir’den bir süre sonra ayrılmış, babasının Beykoz’daki yalısına dönmüştür.Kocasından ayrılmadan bir süre önce, Cemal’le bir boğaz apurunda tanışıp arkadaş olur; daha sonra, Cemal, Nevin’le evlenmek ister.Nevin, boşanmak için Ankara’ya gider.Oradan babasına bir mektup yazarak, kendisini büyük bir boşluk içinde hissettiğini, bu nedenle herhangi bir yere gitmek için bir tren bileti aldığını bildirir.Yazar, bu mektubun gönderilip gönderilmediğini belirtmez.Konsolos, gazetelere ”kayıp aranıtor” ilanı verir:her yılın nisan ayında, birer hafta süreyle, Ankara ve İstanbul, bu ilanı yayımlatır.Kayıp Aranıyor’da olaylar ve kişiler arasındaki organik bağ daha ustaca kurulmuş, kişiler canlandırılırken, özellikle Nevin’in hem kocasından hem de Cemal’den ayrılırken yaşadığı iç çatışma, daha bir özenle işlenmiştir.

sait_faik_abasiyanik

13 Mayıs 2013 Saat : 1:44

SAİT FAİK ABASIYANIK KİMDİR? Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed

SPONSORLU BAĞLANTILAR

Ödev Ödev