Han Duvarları Şiiri

Han Duvarları

Yazğıt atlaş kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerine durakladı
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar.
Gidiyorum gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta anadolu ya
İlk sevgiliye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,
Önce uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler

Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına
Her tarafta yükseklik her tarafta ıssızlık
Yazlnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görününen yılan yollar,
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı yağmur ince ince
Sen yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar şerit gibi ufka bağladı bizi
Gurbet beni mutassıl çekiyordu kendine
Yol, hepyol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine
Ne civarda bir köy var, nede bir evin hayali
Sonun ademdir diyorlar insana yolun hali
Asra geçiyor bir atlı, iki yayan,
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
Tekerlekler yollara bir şeyle anlatılıyor
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,
Uzanmışım, kalmışım, yaylının kiltesine

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süre uykudan
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı
Bir kenarda görünce beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü girdik handan içeri
Bir deva bulmak için bağırındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı.
Gurbet çeken gönüllüler kuşatmıştı ocağı.
Bir yarıltı gördümü gözler hemen daralıyor,
Şişesi bağlanmış bir lambanın ışığı
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer byet gibi derinleştirler
Yüzlerindeki çizgiler, gözlerindeki çizgiler…
Yatağımın yanında bir esmer duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmıştı:
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın aygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde erken
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birden bire kıpkızıl bir satırla yandı,
Bu dört mısra değildi sanki dört damla kandı,
Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa,
Rastlamışım duvarda bir şair arkadaşa:

“On yıl var ayrıyım Kınadağından”
“Baba ocağından yar kucağından”
“Bir çiçek dermeden sevgi dağından”
“Hudutta hududa atılmışım ben,”

Altında bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…
Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.
Artık bahtın açıktır uzun etme arkadaş.
Ne hudud kaldı bugün,ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlerime baharına,
Hududttan götürdüğün şan yetişir yarına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk,
Ufku tutuşmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda şehrin kenar evleri.

Bulutların ardından bir gün yanmadan sönüyor.
Höyükle bir dağ gibi uzaktan görünüyor…
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardım kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümdeki arazi örtülü zimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu.
Burada son fırtına son dalı kırıyordu…
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla.
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümde
Gönlümde can verirken köye varmak eveli Arabacı haykırdı: “Arablı beli!”
Tanrı yardımcı olsun yarı yolda kalana,
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üçdört arkadaş
Kurulmuşlar tutuşan ocağa bağdaş.
Çatırdayan çalılar dört yanı canlatıyor.
Kimi hudud, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çöker ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime,ateşliyor, şu satırlar giriyor

Gönlümü çeksede yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıldı.
Güneşli bir havada yayılmış yola çıktı…
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde
Uzun bir yolcuktan sonra incesudaydık.
Bir handa, yorgun yargın tatlı bir uykudaydık

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım
Baş ucumda gördüğüm şu satılara yandım

Garibin namına kerem ol diyorlar
Aslı mı el atmış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu satılmışım ben

Bir kitabe kokusu duyuluyor bu yazında,
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmızında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun tanımadansa bu budağı
Az değildir, varmadan senin gib yurduna
Past verenlar, yabanın hayduduna kurduna!…

Arabamız tutarken erciyez in yolunu:
“Hancı,dedim,, bildin mi Maraşlı Şeyhoğluna ne oldu
Gözler uzun uzun burkuldu kaldı bende

Dedi:
-Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!

Yaşaran gözlerimde herşey artık değişti,
Bizim garip şeyhoğlu burdan geçmemişti
Gönlümü Maraş ın yaktı kara haberi

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirdim
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirdim,
Ey köyleri hududa bağlaya yaşlı yollar,
Dönemeyen yolculara doğrulan yaşlı yollar!
Ey garib çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir