logo

FIKIH İLMİNİN GELİŞİM TARİHİ


FIKIH  İLMİNİN  GELİŞİM TARİHİ
SPONSORLU BAĞLANTILAR

FIKIH İLMİNİN GELİŞİM TARİHİ

1-) HZ. PEYGAMBER DEVRİNDE FIKIH İLMİ:
Bu döneme, Fıkıh İlminin Doğuş Devri adı da verilir. Hz. Mu-hammed (sav)’e pey-gamberliğin verildiği m.610 yılından, vefat ettiği 632 yılına kadar 22 küsür yıl devam eder. Bu dönem, İslam Hukuku (Fıkıh’ın) ilminin en önemli devresidir. Çünkü bu devrede Fıkıh ilmi-nin temelleri atılmış, ana kaynakları şekillenmiş ve sonraki devirler için örnek bir dö- nem olmuştur. Sonraki dönemler, bu dönemin örnek alınmasıyla oluşmuştur. Fıkıh’ın te-meli olan ayet ve hadisler, bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Doğuş devrini, iki dönemde incelemek mümkündür:

a)Mekke Dönemi : 610 yılından, Medine’ye hicretin gerçekleştiği 622 yılına kadar 13 yıla yakın süren bu dönemde, Kuran ayetlerinin 3’te 1’ine yakın bölümü nazil olmuştur. Bu dönemde genel olarak inanç ve ahlak alanına yönelinmiş, Müslümanların imanca ve ah- lakça olgunlaştırılmalarına çalışılmıştır. Zaten iman ve ahlakça tam olgunlaşmamış bir topluma, ağır Fıkhî hükümler yüklemenin bir faydası olmazdı.
Bu dönemde Fıkhî hükümler hem azdır, hem de umumi bir yapı arzeder. Namaz, abdest gibi ibadetler, adam öldürmenin, zina etmenin, hırsızlığın vb. haram kılınması gibi evrensel hükümler, bu dönemde konulmuştur.

b) Medine Dönemi : İzdıraplı bir eğitimden geçtikten sonra Müslümanlara, Yesrib (Medine)’e hicret etmelerine izin verildi. Burası onlara, İslam davetine ve devletine yeni bir merkez oldu. Artık bu genç devletin bir takım toplumsal ve siyasi düzenlemelere ihtiyacı vardı. Fıkıh da bu sahalara yönelerek, ferdi ve toplumsal hayatı düzenlemeye koyulmuştur. Bir taraftan ibadetler ve ahlak gibi şahsi hayata, diğer taraftan da savaş-barış, aile, miras, suç ve cezaları gibi toplumsal hayata dair hükümler, bu dönemde konmuştur.
Hicretten (622), Hz. Peygamber(sav)’in vefat ettiği 632 yılına kadar süren Medine Döneminin, Doğuş Devri içindeki önemi büyük-tür. Çünkü; Kuran’ın 3’te 2’si bu dönemde inmiş, ahkam ayetleri ve bunları açıklayan ahkam hadislerinin büyük bir bölümü, bu dö-nemde inmiştir. Yani Fıkıh tarihi içinde Doğuş Devri ne kadar önemli ise, Doğuş Devri içinde de Medine Dönemi o kadar önemlidir.

*DOĞUŞ DEVRİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ :
İslam’ın temel hedefi, iyi ve faydalı olan şeyleri gerçekleştirip, kötü ve zararlı olan-ları da ortadan kaldırmaktır. Fıkıh’ın da asıl gayesi budur. Bu gayeye ulaşmak için Şari’ (hüküm koyucu), şu esas-lara uymuştur :

1-) Tedricîlik : Hükümler, muhatapların genel durumlarına göre kademe kademe konulmuştur. 23 sene boyunca, kimi zaman kolaydan zora, kimi zaman da zordan kolaya doğru değişen hüküm-ler gelmiştir. Örneğin; namaz, önce sabah akşam günde 2 vakit farz kılınmış, daha sonra 5 vakte çıkarılmış, daha sonra da Cuma ve Bay-ram namazları gibi na-mazlar farz kılınmıştır. Yine sarhoş edici iç-kiler de aynı şekilde kademe kademe haram kılınmıştır.

2-) Kolaylık: Yüce Allah, kullarına güçlük çıkarmak istemediğini, kolaylaştırma, hafifleştirme ve kötülüklerden arındırmayı istediğini birçok yerde ifade etmiştir.
Resül-i Ekrem (sav) de “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin. Müjdeleyin, nefret ettir-meyin.” buyurmuş, ümmetine zorluk verme-sin diye Teravih namazı, diş temizliği gibi bazı hususları emret-mediğini ifade etmiştir. Hz.Âişe (r.anha)’dan, şöyle buyurduğu nak-ledilmiştir: ”Resülullah (sav), ne zaman iki şey arasında serbest bıra-kıldıysa günah olmadıkça kolay olanı tercih etmiştir…” Yine Hz. Peygamber(sav)’den, “Ben hak din ve müsamaha ile gönderildim.” ve “Şüphesiz bu din, kolaylık dinidir. Hiç bir kimse din ile yarışmaya kalkmasın ki din ona galip gelir.” buyurduğu nakledilmiştir. Kısacası İslam Hukukunun teşrîinde, her alanda amca uygun düşecek şekilde kolaylık prensibine riayet edilmiştir.

3-) Nesih : “Sonradan gelen bir hükmün, önceki hükmü kaldırması” anlamına gelen nesih, Doğuş Devrine mahsus bir uygu-lamadır.Ayet ve hadislerin, birlerinin hükmünü değiştirmesi suretiyle gerçekleşmiş ve Vahiy’in kesilmesi ile son bulmuştur. Muhtemelen Nesih, ilk Müslümanları dine alıştırmak ve onları daha güzel bir şekilde terbiye etmek gibi amaçlara yönelikti. Yoksa Allah’ın, sonradan göndereceği hükmü bilmemesi düşünülemez.
Örneğin ; önceleri, ölmekte olan birinin, ilgili ayete göre malvarlığını yakınlarına vasiyyet yoluyla paylaştırması farz iken , daha sonra gelen Miras Ayetleri ile bu farziyet neshedilmiş ve yakınların hakları tespit edilmiştir.

**DOĞUŞ DEVRİNİN BELGELERİ :
Bu devrin en önemli belgesi hiç şüphesiz Kuran-ı Kerim’dir. Diğer önemli belgesi ise Hadislerdir. Kuran, tamamen yazılmış olduğu halde Hadislerin ancak büyük bir bölümü, Hz.Peygamber (sav) hayattayken yazılabilmiş, bir bölümü ise vefatından sonra yazılmıştır. Fakat bu ikisi de büyük gayretle ezberleniyordu. Bunlar, genel belgelerdir. Ayrıntıya inecek olursak, bu devrin ilk belgesi olarak, 1. Akabe Biatı’nı (sözleşmesi) görürüz. Bu sözleşmeden, o dönemde farz ve haram olan hususları öğrenebiliyoruz. Bu devrin en önemli ve ilk yazılı belgesi ise hicretin 1. yılında, Medine’deki farklı gurupların katılımıyla imzalanan Medine Sözleşmesi (Medine Vesikası)’dır. Bu belge, Muhacirler, Ensar, Medine’li Yahudiler ve diğer gayri müslimlerin, Hz. Peygamber (sav) etrafında birleşmeleri ve bir birlerini desteklemeleri esasına dayanıyodu. Yazıya geçirilip, taraflarca imza altına alınması bakımın-dan bu belge ayrıcalıklıdır.
Ayrıca Hz. Peygamber(sav)’in, valilerine göndermiş olduğu talimatnamelerin bir kısmı, kitaplar vasıtasıyla bize ulaşmıştır. Bun-larda zekât, gayri müslimlerle ilgili hükümler vb. konular bulun-maktadır. Hz.Peygamber(sav)’in, komşu ülke liderlerini İslam’a çağır-mak için yazdırdığı İslam’a Davet Mektupları da Doğuş Devrinin gü-nümüze kadar ulaşmış yazılı belgeleridir.

***DOĞUŞ DEVRİNİN FIKHİ KAYNAKLARI:
Bu devir, vahiy devri olması münasebetiyle , vahiyin denetiminde idi. Bir olayın meydana gelmesi veya bir soru sorulması üzerine vahiy gelerek bunlara dair hükümler konuyordu. Bazen de bir sebep olmaksızın ayetler geliyordu. Vahiy’in gelmeyeceğini anladığında Hz. Peygamber(sav), meseleleri kendi ictihadıyla hallediyor, gereken yerlerde ashabıyla istişarede bulunuyordu. Buna göre bu devrin kaynakları; Kuran ve Sünnet’tir.
Kuran ve Sünnet, geldikleri dönemde mevcut olan örf ve adetlere karşı duyarsız kalmamışlar, bilakis bunlar karşısında üç ta-vır takınmışlardır : a) Dinin temel hedeflerine aykırı olanları tama-men kaldırmışlardır. Faiz, zina, kan davası, evlat edinme, kadınlara miras vermeme vb. böyledir. b)Dinin temel hedeflerine kısmen uygun, kısmen aykırı olanları ıslah edip, kendi hedeflerine uygun hale getirerek meşru kılmıştır. Cahiliyye devri evlenme şekillerinden fuhuş mahiyetinde olanları yasaklanmıştır. c) Dinin hedeflerine aykırı olmayan veya uygun olanları ise aynen meşru kılmıştır. Mudârebe (emek-sermaye ortaklığı) şirketi böyledir. Bu durum, İslamiyet’in örf ve adetlere baştan beri önem verdiğini gösterir.

İHTİLAF’IN HÜKMÜ VE FAYDALARI:
İtikâdî meselelerde ihtilaf (görüş ayrılığı) İslam alimlerince caiz görülmemiştir.Çünkü itikad(iman) konusu, bü tün ayrıntılarıyla ayet ve hadislerde açıklanmıştır. Bu sebeple ayet ve hadislerde, dinde (inanç konularında) ayrılığa düşmek ve tamamen farklı yollar be-nimsemek yasaklanmıştır. Nitekim Ehl-i Sünnet adı verilen ve men-subu bulun- duğumuz Mâturîdî ve Eş’arî mezhepleri arasında önemsiz ayrıntılar dışında kayda değer ayrılıklar yoktur.
Hukukî ve ictihâdî meselelerde ihtilafa gelince; bu, dinin te-ferruatı (ayrıntısı) sayıldığı için, düşmanlıklara ve büyük ayrılıklara sebep olmadıkça câiz görülmüştür. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” buyurduğu nakledilmiştir. Bu ihti-laf, ikinci tür bir ihtilaftır. Nitekim alimlerin, hukuki meselelerdeki bu ihti-lafının, halk için bazı faydaları vardır :
–İslâmiyet, kolaylık dinidir.Tüm dünya Müslümanlarını tek mezhep üzerinde toplamaya çalışmak ise güçlüklere ve sıkıntılara yol açar. Bu ise İslam’ın kolaylık prensibine uymaz.
–Farklı ictihadların her biri, dinin anlaşılmasında ve daha doğru bir şekilde yorumlanmasında, önemli öl-çüde katkıda bulunabilir.
Nitekim Yüce Allah isteseydi, ilerde göreceğimiz ihtilaf sebep-lerini ortadan kaldırabilir ve hiçbir şekilde ihtilafa imkân bırakmaya-bilirdi. Bu durum, ihtilafın, belli ölçü ve şartlarda faydalı bir şey olabi-leceğini gösterir.
Fakat ihtilaflar, cehalet ile ele alınır, mezhep taassubuna ve-sile yapılır ve düşmanlıklara sebep kılınırsa, bu faydalardan uzakla-şılır.Zaten ihtilafı bu boyutlara çıkarmak yasaklanmıştır. İslam alim-leri, mezhepler ve farklı görüşler karşısında şu dengeli tavrı benim-semişlerdir : “Benim mezhebim, yanlış olma ihtimaliyle beraber doğru-dur. Diğer mezhepler, doğru olma ihtimaliyle beraber yanlıştır.” Aynı zamanda öğrencilerine de bunu tavsiye etmişlerdir.

*İHTİLAFIN SEBEPLERİ
(Mezheplerin Ortaya Çıkış Sebepleri) :
Müctehidlerin, hukuki meselelerde farklı görüşlere sahip ol-malarının (ihtilaf etmelerinin), dinin kendisin-den veya dış unsurlar-dan kaynaklanan bazı haklı sebepleri vardır :
1-) Kuran ve hadislerdeki bazı kelime ve ifadelerin farklı şekilde yorumlanması : Bazı kelimeler, birden çok anlam taşımakta-dırlar. Bu farklı anlamlardan hangisinin tercih edileceği konusunda farklı yolların takip edi-lip, farklı anlamların tercih edilmesi, farklı hüküm çıkarılmasına sebep olacaktır.
Örneğin; “İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size ha-ram kılındı. ayetinde geçen “Sayd” kelime-si; hem “avlanma fiili” hem de “avlanan hayvan” anlamlarına gelir.Birinci anlam tercih edilirse ihramlıya, sadece av yapmak haram olup, başkasının avladığını yemesi mübah olur. İkinci anlamın tercih edilmesi halinde ise sadece avlanmış hayvanı yemesi haram olup, avlanmak mübah olur. Hanefî mezhebinde birinci anlam tercih edilmiştir.
2-) Müctehidlerin, bir konuya dair ayet ve hadisleri farklı şe-killerde bir araya getirerek, farklı sonuçlar çı-karması : Şüphesiz ki birçok müctehidin, dini anlama ve yorumlama kapasitesi farklı idi. Örneğin Hz. Ömer (ra) zamanında, bütün Irak ve çevresi fethedilince, bu toprakların paylaşımı tartışma konusu oldu. Sahabe’nin büyük çoğunluğu bu toprakların, Enfal Sûresi-41. ayete göre 4/5’inin askerlere dağıtılmasını savunurken O, bunu uy-gun görmüyordu. Çünkü bu durum, muhtaç insanlar ve devletin ihtiyaçları dururken, çok zengin kimselerin ortaya çıkmasına sebep olacaktı. Bunu gören Hz. Ömer (ra), Haşr Sûresi 6-10. ayetlerdeki hükümlere göre hareket ederek, ganimet topraklarını, araziden Harac vergisi almak kaydıyla eski sahiplerine bırakmayı savunuyordu. Uzun tartışmalar sonunda herkes ikna olarak Hz. Ömer (ra)’ın tezi uygulandı.
3-) Hadislerle alakalı sebepler : Hadislerin bilinip bilinme-mesi, müctehidlerin, hadis için aradıkları sa-hihlik ölçülerinin farklı olması, zıt anlamlı hadislerin bir birine tercihinde farklı yolların ta-kip edilmesi, hadislerin tam veya kısmen bilinmesi ve aynı hadi-sin, farklı şekillerde yorumlanması gibi durumlar, farklı ictihadlara sebep oluyordu.
Örneğin ; İmam Ebû Hanîfe, vakfedilen malların satılabilece-ğini savunuyordu. Çünkü vakıf malını satma-nın haram olduğuna dair sahih bir hadis bilmiyordu. Talebesi Ebû Yusuf (h.113-182) Bağdat’a geldiğinde İsmail b. Uleyye, kendisine İbn Avn-Nafi-İbn Ömer senediyle Hz. Ömer (ra) ‘ın Hayber ‘den hissesine düşen araziyi vakfet-mesiyle ilgili rivayeti nakledinceye kadar bu görüşteydi. Fakat bu rivâyeti öğrenince, “Bu, muhalefet edilmesi müm-kün olmayan bir şeydir. Eğer Ebû Hanîfe bunu duymuş olsaydı, onu kabul eder ve ona muhalif bir görüşü ileri sürmezdi.” demiştir. Yine Hz. Peygamber (sav)’in “Alıcı ile satıcı, bir birinden ayrılmadıkça (alış verişten
caymada) serbesttirler.” buyurduğu nakledilmiştir. Fakat, buradaki “birbirinden ayılma”nın mahiyetindeki anlama farkından dolayı, ay-nı hadisten farklı hükümler çıkarmışlardır.
4-) İctihad metot ve anlayışlarının farklı olması : Kimi müctehidler, hocalarının bir görüşü veya zayıf bir hadis varken, ictihad etmeyi uygun görmeyip, bunları benimserlerdi. Kimileri de böyle durumlarda , kendi ictihadlarını benimserlerdi. Kimi müctehidler bazı tâlî(ikinci sınıf) hüküm kaynaklarını kabul eder-ken, diğerleri bunları kabul etmeyip, başka kaynaklara dayanıyor-lardı. Örneğin İmam Şâfiî, Hanefîlerin kullandığı İstihsan metodu-na şiddetle karşıydı.Bundan dolayı Hanefîlerin buna göre verdikleri hükümler, Şâfiîlerinkinden genellikle farklı olmuştur. Mezhep sahibi müctehidlerin, Sahâbe ve Tâbiûn’dan hocalarının farklı olması da bu ictihad me-totlarının farklılığına etki ediyordu.
Ayet ve hadislerde geçen (ﻭ), (ﻲﻟﺇ), (ﻑ) gibi harfleri, farklı ba-kış açısıyla değerlendirmelerini buna ör- nek olarak verebiliriz. İmam Şâfiî, abdest ayetinde, yıkanacak organlar sayılırken, arada kullanılan (ﻭ) harfinin, “takip” manası ifade ettiğini ileri sürerek, ab-destte sıra takibinin farz olduğunu savunmuştur. Hanefîler ise bu harfin, böyle bir anlam için konmadığını ileri sürerek, abdestte sıra-nın farz olmadığını savunmuşlardır.
5-) Tabiî ve sosyal çevrenin farklılığı : Müctehidlerin, farklı coğrafî, kültürel, ekonomik ve siyâsî şartlar-da yaşamaları, verdikleri hükümlerin de farklılaşmasına sebep olmuştur. Çünkü; her müctehidin yaşadığı yerin toplumsal durumu, örf ve adetleri aynı de-ğildir. Örneğin İmam Şâfiî’nin, Mısır’a yerleşmeden önceki görüşleri ile buraya yerleştikten sonraki görüşleri arasında bile bazı farklar ortaya çıkmıştır.
İnsanlar, yaşadıkları çevrenin ürünüdürler. İnsan karakteri, yaşadığı doğal ve sosyal ortamın oluştur- duğu koşullara bağlı ola-rak biçimlenir…Buna bağlı olarak da değişik sosyal yapılar ortaya çı-kar.
İslam Hukukunda örf ve adetlerin, bazı şartlarla mûteber ol-duğunu, ilerki konularda daha genişçe göreceğiz. Ayrıca, Kutup böl-gelerinde yaşayan insanlara altı ayda beş vakit namaz kıldırmak, ve vakit oluşmayan bölgelerde örneğin akşam namazını düşürmek, İs-lam’ın espirisiyle bağdaşmaz. Şu halde yöreden yöreye değişiklik ka-çınılmaz olacaktır.
Basit bir hayatın hüküm sürdüğü göçebelik ya da kırsal ke-sim yaşantısının ihtiyaçları ile, kompleks hayatın hakim olduğu şe-hir hayatı, ya da medeni yaşantının ihtiyaçları ayrı olacaktır. Bu yüz-dendir ki, sade ve basit bir hayatın yaşandığı Mekke ve Medine çev-resinde hadisler yeterli olurken, çeşitli kültür ve medeniyetlere be-şiklik yapmış olan Irak ve çevresinde ise hadislerin yanında, çe-şitli ictihad yollarına başvurmak gerekmiştir.

*HİCAZ VE IRAK MEDRESELERİ (EKOLLERİ) :
Hicaz; Mekke ve Medine bölgesine verilen genel isimdir. Bu-rada ilk üç halife, Hz. Peygamber (sav)’-in eşleri, Zeyd b. Sâbit, Ebû Hureyre gibi bir çok Sahabe yaşamış ve burada yaşayanlara ilim ak-tarmışlardır.
Hicaz bölgesi, sosyal değişikliklerden, fitne hareketlerinden ve yeni kültürlerden en az etkilenen bir bölgedir. Çok sayıda Sahabe’nin burada yaşaması, burayı hadis bakımından zenginleştirmiştir. Bu se-beple bu böl-
ge alimlerine, Ehl-i Hadis (hadis gurubu) adı da verilmiştir. Bu ekol mensupları, hadislere büyük önem verirler, zayıf hadis bile olsa bunu, ictihada tercih ederlerdi. Ancak hiçbir delil bulunmadığında ictihada başvururlardı. Ehl-i Hadis’in bu gurubuna Mu’tedil Eserciler (ölçülü hadisçiler) adı verilir. Çoğunluğu da bunlar teşkil eder. Saîd ibnu’l-Müseyyeb (94/712), Hicazlıların imamı kabul edilir. Bir de kıyas yöntemini hiç kabul etmeyen Müfrit Eserciler (aşırı hadisçiler) vardır ki, Dâvut b. Ali ez-Zâhîrî (270/883) ve bazı Mu’tezile alimleri, bu gurubu oluşturur.
Irak ekolü, Irak ve çevresini kapsamaktadır. Hz. Ömer(ra) za-manında İran toprakları fethedilince Basra ve Kûfe şehirleri kurula-rak, çoğu bu iki şehre, bir kısmı da Şam’a olmak üzere, üç yüzden faz-la Sahabe yerleştirildi. Kûfe’de yaşayan Sahabe’nin başında Sa’d b. Ebî Vakkas,Ammar b. Yâsir, Muğire b. Şu’be, Enes b. Mâlik, Hu zeyfe ibnu’l-Yemen, İmran b Husayn gibi alimler vardı. Ebû Mûsa el-Eş’arî ise Hz.Ömer (ra) zamanından beri uzun süre burada valilik yapmıştır. Abdullah b. Mes’ud da aynı zamanlarda burada öğretmen olarak görevlendirilmiştir. Daha sonra Hz. Ali (ra), Kûfe’yi, yeni başkent yaparak, Tefsir, Hadis ve Fıkıh’ta uzman olan Abdullah b. Abbas ile beraber buraya yerleşmiştir.
Bir çok alim Sahabe’nin burada bulunması, hadis kaynağı ba-kımından bölgeyi kuvvetlendirmiş ve Hicaz bölgesiyle yarışır duruma getirmiştir. Fakat halkının çok sorunlu olması, halifeler ve valilere karşı isyanlar çıkması, alimleri, bu bölgede hadis rivayet edenlere karşı daha temkinli ve şüpheci olmaya sevk etmiştir. Bu durum, ic-tihada daha çok yer verilmesine sebep olmuş ve bu bölge alimleri de Ehl-i Re’y (ictihad gurubu) olarak anılmıştır
Bu gurubun özelliği; Sünnet’i, Kuran’dan sonra ikinci kay-nak olarak kabul etmekle beraber, hadislerin sahihliği konusunda daha titiz davranmaları ve zayıf hadislere itibar etmeyip, ictihada daha çok yer vermeleridir. Bunlara Mu’tedil Reyciler denir ki ço-ğunluğu bunlar teşkil eder. İbrâhim b. Yezid b. Kays en-Nehâî (96/714), bölgenin imamı kabul edilmiştir. İmam Ebû Hanîfe (150/767) ve İmam Mâlik (179/795) de bu guruptandır. Bir de hadisleri hiç kabul etmeyen aşırıları vardır. Bunlara da Müfrit Reyciler denir. Bazı Mutezile alimleri ile Hâricîler bu gurubu oluştururlar.

2 Mayıs 2013 Saat : 9:02
  DİN

FIKIH İLMİNİN GELİŞİM TARİHİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed

SPONSORLU BAĞLANTILAR

Ödev Ödev